Okyar Tahaoğlu

"Durmak istiyorsan sağlam dur. Yürümek istiyorsan çabuk yürü."

Browsing Category Genel

Genel

Okul Seçecek Anne-Babalara Tavsiyeler

 

Bu yazıyı çocukları için okul seçme aşamasında olan ebeveynler için yazdım. Benim deneyimim ilkokul dönemi için geçerli. Yani anaokulu bitirip ilkokula başlayacak bir çocuk için, hazırlık sınıfı ve sonrasındaki 4 yılı kapsıyor. Yaptığımız seçimlerin doğru olduğunu iddia etmeyeceğim çünkü henüz başarılı sonuçlarını görmedik. Muhtemelen lise ve üniversite zamanını görürsek o zaman doğru seçim yapıp yapmadığımızı anlayacağız. Dolayısıyla bu yazıyı doğru okul seçmek için tavsiyeler olarak değil okul seçerken dikkat edilecek nitelikler olarak okumakta yarar var.

Photo by Jon Tyson on Unsplash

Yıllar çabuk geçiyor. Çocuklar çok hızlı büyüyor ve onlar için yaptığımız seçimler onların kaderi haline geliyor. Okul seçimi de bunlardan biri. Bu kadar ciddi bir konu. Bunu yazdıktan sonra üniversite sınavlarında en başarılı okulların devlet okulları olduğunu, hatta kısıtlı maddi imkanlara sahip ailelerin çocuklarının daha başarılı olduğunu hatırlamakta yarar var. Bunu bilmekle beraber biz veliler olarak üzerimize düşen görevi yerine getirelim. “Çocuğumuza en uygun” okulu, “bütçemize en uygun” koşulları tespit edelim. Amacımız bu. Eğitim en değerli yatırım.

Devlet okulu en iyi okuldur

Hepimiz devlet okullarında okuduk. Sınıfımızdan mühendis, doktor, avukat ve serbest meslek sahipleri çıktı. O zaman en iyi okul gerçekten devlet okulu. Bazı şartları sağlıyorsa bu seçeneği ilk sırada değerlendirmek gerek. Nedir bu şartlar?

Evinize yakınsa, okul müdürü enerjik ve aktif çalışan bir yöneticiyse, dersler dolu geçiyorsa, sınıf mevcudu kabul edilir bir sayıda ise, sınıfta boş yer varsa ve öğrencilerin aile profili kabul edebileceğiniz bir çeşitlilikte ise sakın kaçırmayın. Özel okula vereceğiniz ücretin çok az bir miktarı kadar katkıyı okul aile birliği üzerinden sınıfa yaparak güzel bir ortam oluşturabilirsiniz.

Pamuk eller cebe

Eğer bu şartları sağlayan bir okul bulamadıysanız veya ben çocuğumu illa özel okula göndereceğim diyorsanız (veya eşiniz böyle düşünüyorsa) o zaman özel okul belirleme dönemine hoş geldiniz. Öncelikle şunu açıkça görmek gerekir ki özel okul konusu bir seçim değil yani bir kez karar verip artık unutacağınız bir yol değil. Artık hayatınızda hep olacak bir gündem. Doğru okula mı verdik? Diğeri daha mı iyiydi? Seneye de buraya gönderecek miyiz? Seneye ücreti çok atarsa ne yaparız? gibi sorular evinizde hep gündem olacak. Siz unutsanız sınıftaki diğer veliler hatırlatacak.

Çocuğunuzu Tanıyın

“Çocuğumu tanıyorum. Bazı huylarını benden bazılarını annesinden almış”. İnsan kendisini dahi tam tanıyamazken çocuğunu çok iyi tanıdığını zannediyor. Çocuğunuzu diğer çocuklar ile karşılaştırma yapmadan tanımaya çalışın, çünkü okul seçiminde bu önemli olacak. Bunun için aile dostlarınızdan, komşularınızdan ve ana okulu öğretmeninden yardım alabilirsiniz. Bir çocuk psikoloğundan  da görüş alabilirsiniz. Yanıtı aranacak sorular; Çocuğum ne kadar serbestliği seviyor? Ne kadar zorlanmaya, sıkıya, disipline gelebilir? Tabi ki herkes serbestliği sever. Ancak hepimiz biliriz ki disiplinli bir ortamda çocuklar daha rahat eder, sınırlarını bilir ve ona göre hareket ederler. Buradaki disiplin akademik olarak zorlanmaya uygun olup olmadığını görmek için. Buna göre çocuğunuzu akademik olarak zorlayıcı, orta veya serbest bir okula göndermenizde yarar var. Eğer bilgi yüklenmesi onu rahatsız etmiyorsa, uzun süre konsantrasyonunu koruyorsa daha sıkı bir okula yazdırabilirsiniz. Bu da küçük yaşta yabancı dil öğrenmesini, Türkçe kitap okuma ve yazma alışkanlıklarını hızlı geliştirecektir. Aksi halde daha ilişki odaklı, spor ve sosyal aktivitelerin çok olduğu okulları tercih edin.

En iyi okul en yakın okuldur

Büyük şehirde yakınlıktan kastım 45 dakika ve altı. Zaten servis ile okula giden her çocuk en az bu kadar süre serviste kalıyor. Evi okula en yakın olan 20 dakika  en uzaktaki de 45 dakika serviste seyahat ediyor. Servis sitemi bunu bir şekilde başarıyor! Özellikle ilk yıllar için yakın okul önemli. Çocuğunuz ihtiyacını, sıkıntısını güçlü bir şekilde dile getirmeyi öğreninceye kadar kısa mesafe gitmeli. Büyüdüğünde servis içinde sıkılıp yer değiştirebilecek, susadığını dile getirecek, tuvaleti gelince servis görevlisinden yardım isteyecek hale gelince daha uzun mesafeye gidebilir.

Spor okuldan daha önemli

Bazı alışkanlıklar küçük yaşta farkında olmadan ediniliyor. Spor da bunlardan biri. Eğer imkan olsa çocuğumu sadece spora yönelik müfredatı olan bir okula göndermek isterim. Çünkü sporun içinde matematik var, fizik var, beslenme-uyku var, iletişim var, sabır var, paylaşım var, kazanmak-kaybetmek var. İyi bir sporcu her işi başarır. Çocuğunuzun aktif olarak en bir dalda spor yapmasını sağlayın. Okulda bu imkan varsa ne güzel yoksa iş size düşüyor. İlk yıllar için jimnastik, çocuk judosu, yüzme olabilir. Sonra tercihen takım sporu olsun ki paylaşmayı öğrensin. Eğer yeteneği varsa zaten antrenörü onu seçip her gün gelmesini isteyecektir. Yeteneği yoksa da haftada 2-3 gün gitmesini sağlayın. Yaz, kış, nezle, grip demeyin götürün. Çocuğunu futbola yazdırıp sonra “yağmur var bugün gitmeyelim” diyen anne-babalardan olmayın.

Çocuklar zamanla sıkılıyor. Sporu bırakmak isterse zorlamayın. Ama tek şart ile; yerine hemen bir başka spor seçip ona başlamasını isteyin. Böylece işin ciddiyetini anlayacak ve spora devam edecektir. Zamanla kendine uygun branşı seçecektir. Bu arada size bir not; çocuğunu spora bırakıp kenarda oturup her hareketini izleyen anne-babalar arasına katılmayın. O sporda iken siz de spor ayakkabınızı giyin  yürüyüş, koşu, hareket edin. Hem size faydası olur hem de çocuğunuza dürüst davranmış olursunuz. Sizin sporu gerçekten sevip sevmediğinizi anlıyorlar.

Photo by Jeffrey Lin on Unsplash

 

Okul neye yatırım yapıyor?

Özel okul işletmek zor iş. Geliri ne olursa olsun giderleri de çok. Bir işletme olarak incelediğinizde akıllı bir iş olmadığını görürsünüz. Bu nedenle okul kurucularının idealist insanlar olması şart. Bu ya kurucusunun değerleri ile sağlanabilir ya da vakıf ile sağlanabilir. Okulların sizden elde ettikleri geliri nereye harcadığına bakın. Herkes yepyeni sınıflar, odalar, spor salonları, okul bahçesi ister.  Ama çocukların ihtiyacı olan mermer kaplı okul bahçeleri ve son moda tasarımlı binalar değil. Okulun fiziksel şartları, sadece ısıtma sisteminin mevsime uygun çalışması, temiz tuvalet ve temiz mutfaktan daha fazlası olmamalı. Bahçede de hareket edecek alan olması yeterli. Okulun geri kalan bütçesini “öğretmenlere” harcamasını bekleyin. Çocukları geliştirecek ilk sıradaki rol model öğretmendir. Öğretmenin maaşı kendisini tatmin ediyorsa, zamanında yatıyorsa, okula rahat gelip gidiyorsa çocuklara da ilgi gösterecek, tam performans ile gelişmelerini sağlayacaktır.

Reklam yapan okuldan uzak durun

Okulun reklamı olmaz mı, olur. Ancak eğitimle ilgili mecrada ve anlamlı içerikte olursa olur. Bir okul, mezunlarının başarısını, spor ve sanattaki başarılarını, sosyal sorumluluk projelerini hatta öğretmenlerini haber ve ilan olarak kullanabilir. Ancak eğer okul radyo, televizyon reklamı çıkıyorsa, açık hava reklamları veriyorsa uzak durum. Çünkü bu okulun hedefi yani müşterisinin öğrenciler değil siz veliler olduğu anlamına gelir.

Özel günleri ciddiye alan okulları ciddiye alın 

Milli bayram, dini bayram, çevre günü, yerli malı haftası… İçeriği ne olursa olsun, bu özel günler çocukluk anıları olarak hafızamıza kazınan günler. İlkokul günlerimden, sıradan günleri hatırlamazken 23 Nisan’da Atatürk portresini taşıdığım hatta köşesindeki hamur çiçeği yanlışlıkla kırdığım günü hatırlarım. Bayrak töreninde görev aldığım günü unutmam, bando seçmelerinde elendiğim günü de… İyi veya kötü deneyimler hep bu günlerde ortaya çıkar ve karakterimizin gelişini etkiler. Seçeceğiniz okul bu özel günleri sıradan törenlerle kutlayan bir okul olmasın. Ciddiye alan, öğrencilerin katılımı ile kutlayan, sadece gösteriş için değil dolu anlamlı içerik ile tören yapan bir okul olsun.

Çocuklar yok çocuk var

Her bir öğrencinin gelişimini ayrı takip etmek gerekiyor. Çocuğunuz hakkında soru sorduğunuzda eğer öğretmeniniz veya okul müdürünüz sınıfın ne kadar başarılı olduğunu söylüyorsa, sizin çocuğunuz özelinde hiç bir kişisel gözlemini bildirmiyorsa bunun anlamı kişiye özel değil, gruba yönelik eğitim ve gözlem yaptıklarıdır. Bu da çocuğunuzun ihtiyaç duyacağı küçük sihirli dokunuş için yardımcı olamayacakları anlamına geliyor. Oysa biliyoruz ki her çocuk birbirinden farklı ve öyle kalmalılar. Ama zorlandıkları konuda kendilerine özel asgari bir müdahale gerekiyor. Bunun farkında olan ve emek vermeye niyetli okulları tercih edin.

Photo by Jess Watters on Unsplash

Öğretmeninize ve okula güvenin

Her şeyi ölçüp biçtik. Artık bir karar verdiniz, artık işi oluruna bırakın. Çocuğunuzu anlık takip etmeyi bırakın. Eskilerin dediği gibi “hocam eti sizin kemiği bizim” diyerek çocuğunuzu okula teslim edin. Kendinize karşı samimi olun, kendinize verdiğiniz sözlerin kaçını tuttunuz? Kaç defa spora başlamak için karar aldınız, diyete başlamak için niyetlenip yarım bıraktınız? Çocuğunuzun da sırf siz doğru bir okul seçim,i yaptınız diye hemen istediğiniz yönde gelişeceğini beklemeyin. Her şey zaman alacaktır. İlerlemeyi çocuğunuzun kapasitesi ölçüsünde göreceksiniz.

 

Buraya kadar kendi deneyimini anlattım. Hepsinin mutlak doğru olduğunu savunamam. Ama aksini yapmanın yanlış olduğunu gördüm. Tüm kriterleri taşıyan bir okul bulamayabilirsiniz. Ama karar vermeden önce bu kriterlere bakmanızı tavsiye diyorum. İlave etmek istediğiniz kriterler varsa yazarsanız sevinirim.

Yazımı yararlı bulduysanız ve bana teşekkür etmek isterseniz, aşağıdaki kare kodu BKM Express mobil uygulaması ile okutarak Türk Eğitim Vakfı’na dilediğiniz tutarda bağış yapabilirsiniz.

Genel

Olmasa da olur

 

Son günlerde yaşadığımız ekonomik kriz sonrası herkes önerilerini paylaşıyor. Ben de modaya uyup, fırsat bu fırsat dedim. Bu zor dönemi atlatırken bireysel olarak nelere dikkat etmemiz gerektiğini paylaşayım dedim.

Olmasa da olur

Darüşşafaka’nın bağışa davet eden reklamını bilirsiniz. En azında melodisini duymuşsunuzdur. Olmasa da olur! Her şeyi özetliyor. Nelere sahibiz? Bunlara ihtiyacımız var mı?  Yenisine ihtiyacımız var mı? Sorgulama zamanı. Her insan ne alıp almayacağına kendi karar verir. Bunlar tabi kişisel tercih hatta özgürlük sınırlarına dahi girer. Hiç kimseye neyi kaç tane ve hangi marka alması gerektiğini söyleyemeyiz. O zaman bana göre “neler olmazsa olmaz” onu paylaşayım.

Lükse alışmadan yaşamak

İnsan kolaya çabuk alışıyor. Çatıya çıkıp televizyon için anten ayarı yaptığımız günleri hatırlıyorum. “Sağa, sola, sağa, tamam dur”…  diye babam salonun açık penceresinden bağırırdı, ben de çatıda onun direktiflerini uygulardım. Yüksek sesi duyan komşular ne yapıldığı anlar hiç garip karşılamazlardı. Hatta kendi ekranlarının karlanmaya başladığını fark edip onlarda çocukları çatıya anten ayarı yapmaya gönderirlerdi. Şimdi ise oturduğum koltukta televizyonun açılmasını beklerken geçen 2 saniyeden sıkılıyorum. İstiyorum ki hemen açılsın, film kaldığım yerden devam etsin. Bu hız ister istemez bizi lükse alıştırıyor. Dün lüks olan bugün standart hale geliyor. Zaman zaman bu alışkanlıkları kırmak gerekiyor. Hazıra konmadan yaşamayı hatırlamak gerekiyor ki kriz durumlarında moral bozukluğu yaşamayalım. Haydi bu güzel temennileri bir kaç örnekle süsleyelim.

Kaç tane telefon şarj kablonuz var? Ofiste bir tane, evde bir tane, arabada ve bir de taşınabilir şarj kutusu. Sadece 1 tane olsa ve evden çıkarken çantanıza atsanız, yanınızda gezdirseniz. Yeterli olur.

Masanızda kaç kalem var? İlkokulda silgiyi delip boynuna iple bağlayanlar bilir. Tek silgi ile tüm eğitim öğretim dönemini geçirmek mümkün. Masamdaki kalemlikte çok sayıda aynı renk tükenmez kalem olduğunu gördüm. Ayıkladım ve bundan sonra yeni kalem hediye de olsa almayacağım.

Photo by Umesh Gopinath on Unsplash

‘Hobim yok’ diyenler için fırsat

Ayakkabı boyama, ütü, bahçe bakımı, badana boya, çocuk bakımı, tatil, uçak yolculuğu… Tüm bunları kendinizce gözden geçirip ne kadarında lükse ve kolaya alışmışsın, 10 yıl önce nasıldı? Gözden geçirme zamanı. Amaç sadece tasarruf yapmak değil, ataletten kurtulmak hatta belki bir hobi edinmek. Çevremdeki çok kişi hobim yok tüm hayatım işte, evde ve yolda geçiyor diye şikayet ediyor. Hazıra alıştığımız işler hobi edinmemize engel oluyor.  Son satın aldığınız ürünlerin hangilerini kendiniz evde yapabilirsiniz? Bir abajur yapmak, ayna çerçeve yapmak çok zor değil. Balkonda saksıda domates salatalık yetiştirmek keyifli olabilir.

 

Ne altın ne dolar en iyi yatırım eğitim 

Benim için eğitim olmazsa olmaz. Çocuklarımın ve hatta kendi yaşam boyu eğitimim için harcanan para en iyi yatırımdır. İmkanınız dahilinde eğitim harcamalarına devam edin, kısıntıya gitmeyin. Okul olsun, kurs olsun devam. Eğitim ile yükseleceğiz. Çocuklara yapacağımız yatırımın dönüşün bize olması gibi bir beklentimiz olmasın, ama onların kendilerine ve topluma dönüşü olacak. Sakın buradan kesinti yapmayın, bu en son aşamada yapılacak bir tasarruf.

 

Online eğitimler ile merakınızı taze tutun

Milyonlarca dolar yöneten bir fon yöneticisi değilseniz, cep telefonundan her an doların kaç lira olduğunu takip etmenin gereği yok. Zaten düşecek. Düşse de çıkacak. O zaman ücretsiz veya 20-25 TL’lik online eğitime başlamak ve günde 15 dakikayı buna ayırmak akıllıca değil mi?

 

Yeni bir dil öğrenme zamanı 

1 dil 1 insan… İngilizce bilmek her yerde işimizi görüyor. Ama bir diziyi orijinal dili ile izlemek dahi aldığımız keyfi artırıyor. La casa de Papel’i altyazısız İspanyolca izlemek ve anlamak isterdim.  Dark’ı altyazısız ve Almanca izlemek keyifli olurdu. O zaman hemen duolingo benzeri bir uygulama ile dil öğrenmeye başlama zamanı. Konuşacak hale gelmeseniz de başlangıç seviyesinde biliyorum demek için yeterli bir çaba olur. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?

 

Iphone kırmak işe yarar mı? 

Yerli malı kullanmak ve ithalden uzak durmak, buna herkesin yanıtı evet olacaktır. Peki iphone kırmak cari açığı kapatır mı? Hayır. Çünkü cebinizdeki ithal bir ürün artık milli servettir. Çalıştınız, para kazandınız, bir telefon aldınız. Onu kırmak milli serveti çöpe atmak olur. Akıllı olan ikinci el bir telefon kullanmaktır, daha akıllı olanı ise ithal olmayan veya yerli üreten parçası çok olan bir marka kullanmaktır.

Özetle;

Olmasa da olur’ları belirleme zamanı. Lüks alışkanlıklardan kurtulma zamanı. Satın aldıklarımızla birbirimize hava atmayı bırakıp sahip olduklarımızla değil, kendi çabamızla kazandığımızla, çevremize kazandırdıklarımızla gurur duymayı öğrenme zamanı.

Genel

Blockchain-Ready bir Girişim: Buzzvault

 

DIA Amsterdam’da tanıştığım girişimlerden biri olan Buzzvault, Londra merkezli bir dijital sigorta girişimi. Sigorta poliçesi satın alma sürecini mobil uygulama üzerinden kolay bir hale getiriyorlar. Poliçe satın alımı öncesinde kullanıcı değer verdiği kişisel eşyalarını uygulamaya giriyor. Kişisel varlık envanterini oluşturuyor.  Sahip olduğu elektronik eşyalar, televizyon, cep telefonu, akıllı saat, oyun konsolu, müzik aleti, sanat eseri, mobilya ve hatta marka kıyafetlerini ekliyor. Böylece hem eşyalarının listesini tutuyor hem de varlıklarının değerini beyan etmiş oluyor. Her bir eşyanın fotoğrafını çekerek kaydını tamamlıyor.

 

Buzzvault tüm bu varlıklar için eşya sigortası tekliflerini en iyi fiyatla hazırlıyor. Kullanıcı bütçesine göre dilediği sigorta kapsamına ekleyip çıkartıyor.  Böylece hiç acente ile görüşmeden, çağrı merkezi ile konuşmadan poliçeyi satın alıyor. Buzzvault, müşterilerin sadece kendi kanallarından üye olmasını beklemiyor. Farklı iş ortaklıkları ile müşteri kazanımını hızlandırmışlar. Örneğin Buzzmove sayesinde evini taşımak isteyen insanlara bir dijital nakliyat pazaryeri sunmuşlar. Taşınma öncesi nakliyat firmalarından en iyi teklifleri alıp ekonomik bir şekilde taşınmak mümkün hale gelmiş. İşte tam bu noktada Buzzvault yani sigorta devreye giriyor. Taşınacak eşya listesini Buzzmove’a beyan ederken aslında ileride sigorta yaptırmak isteyeceğiniz eşyaları da beyan edilmiş oluyorsunuz. Buzzvault da taşınma sırasında veya sonrasında müşteriye sigorta tekliflerini sunuyor.

 

Evini, iş yerini taşıyanların ne kadarı bu teklif sonrası poliçe satın alıyor bilmiyorum. Ancak güzel bir anda müşteri yakaladıkları çok net. Türkiye’de benzer bir uygulama ile karşılaşmadım. Sigorta şirketleri nakliyat firmaları ile iş ortaklığı yapabilir ve evini taşıyanlara benzer teklifler sunabilirler. Yeni her zamana değerlidir,  o anda sigorta yaptırma motivasyonu yüksek olabilir.

Buraya kadar iş modeli ve tasarımı ile farklılaşan güzel bir Insurtech girişim örneği görüyoruz. Buzzvault bununla sınırlı değil. Şirketin Chief Strategy Officer’ı Roelien ile yaptığımız sohbette, Buzzvault’un blockchain üzerine kurulduğunu öğreniyorum. Kendimi tutamayıp bu iş modelinde blockchaine neden ihtiyaç duyduklarını soruyorum. Aslında gelir modelinde ve mevcut mobil uygulama akışında blockchain’in şu an kullanılmadığını ama altyapının blockchain düşünülerek geliştirildiğini samimiyetle dile getiriyor.

Bildiğiniz üzere blockchain mimarisinde zincirdeki tüm tarafların blockchain kullanması durumunda bir güven ve değer zinciri oluşuyor. Bu örnekte, nakliyat firmaları ve sigorta firmalarının da blockchain ile çalışması durumunda bundan bahsedebiliriz.  Oysa bugün işleyen geleneksel iş yapış şekliyle Buzzvault gayet güzel çalışıyor ve müşterilerine hizmet sunuyor. İşte tam sohbetin bu aşamasında “siz Blockchain-Ready bir şirketsiniz, tıpkı 2000 yıllarda hayatımıza giren HD-Ready televizyonlar gibi” diyorum.

Televizyon kanallarının henüz HD olmadığı ancak DVD gibi medyaların yüksek çözünürlükte içerik sunduğu bir dönemde HD-Ready logosunu her yerde görmeye başlamıştık.  Çok geçmeden 720p ve 1080p kalitesinde uydu yayınları ve ardından İnternet TV ile bu hazır teknoloji yerini Full HD-TV‘lere bıraktı. İş dünyasında full blockchain diyebileceğimiz, tüm partileri zincire dahil eden modelleri henüz göremiyoruz. Ancak yakın zamanda hayatımıza gireceği açık. Girişimlerin şimdiden blockchain-ready bir altyapı üzerine kurulması, samimi bir PR iletişimi yapmalarını sağlarken aynı zamanda gelecekte ortaya çıkacak full blockchain iş modellerine de teknik olarak hazır olmalarının yolunu açacaktır.

 

 

 

Genel

Sabırsız Meraklılar için DIA

19. yüzyılda  kömürden gaz üretmek amacıyla kurulan Westergasfabriek‘tayız. Amsterdam sokaklarını aydınlatmak ve evlere ilk kez gaz vermek için kurulmuş bir fabrika. Tren yolu hattı üzerinde olması ve nehir kenarında kurulması lojistik açıdan uzun yıllar boyunca avantaj olmuş, Hollanda endüstrisinin kalkınmasına büyük katkı sağlamış. Fakat sonrasında her eski teknoloji gibi yerine yenisi (elektrik ve gas) gelince fabrika kapanmış. Bu dev yapı artık büyük konserler için kullanılıyor.  Bugün ise DIA – Digital Insurance Agenda etkinliğine ev sahipliği yapıyor. Biz de 1000’den fazla katılımcı ile sigorta sektörünün teknoloji ve değişime nasıl ayak uydurup devam edeceğini tartışmak üzere DIA’dayız.

 

İspanya merkezi bir organizasyon olan DIA, Roger ve Reggy tarafından kurulmuş. Amaçları sigorta sektörünün dijitalleşmesi ve inovasyonu üzerine konferanslar düzenlemek. Mottoları “for the insatiably curious” ben sabırsız meraklılar için olarak çevirdim. En büyük organizasyonlarını sigortacılığın Avrupa’daki kalbi olan Münih’te yapıyorlar. Amsterdam’daki konferans iki gün sürdü, 50’den fazla statup ve binden fazla katılımcı karşısında sunum yaptı ve müşteri aradı.  Sigorta sektöründe bir startup’ın büyümesi için halen mevcut büyük oyunculara ihtiyacı var. Bunun farkında olan startuplar Allianz, Metlife, Axa, Generali gibi dev firmalarla iş ortaklığı yapmaya çalışıyor. Kurumsal şirketler tarafında çok vizyoner sunumlar oldu. Japonya merkezli e-ticaret devi Rakuten, Çin’in ilk online sigorta şirketi Zhong An International ve geleceğin ulaşım aracı Hyperloop TT önemli konuşmacılar arasındaydı. Bunların her birine sırayla değineceğim.

 

İlk gün açılış FC Barselona formalı top sektirme cambazlarının gösterisi ile başladı. Müzik eşliğinde yapılan gösteriyi keyifle izledik. Algıda seçicilik olsa gerek formaların kolundaki beko markası hemen dikkatimi çekti. Gurur duydum. Marka olmanın önemi ve doğru konumlaması hiç beklemediğiniz bir anda faydaya dönüşüyor. Konferans boyunca bunun önemine dikkat çekecek sunumlar olacaktı. Top cambazları ile yapılan açılışın amacı izleyicileri eğlendirmenin yanında Barselona ve Rakuten’e dikkat çekmekti. Barselona kendisini “we are more than a club” diye adlandıran bir marka. Bunun altını doldurmak için Barça Innovation Hub adında bir merkez açmışlar. “Tutkunun ne olduğunu biliyoruz” diye başlayan tanıtım videosunu aşağıda izleyebilirsiniz. Darısı bizim spor kulüplerimizin başına! Gelir, seyirci, stat, sponsor, yıldız futbolcular gibi bir ekosistemin ihtiyacı olan tüm bileşenlere sahip Süper Lig kulüplerimizin her biri rahatlıkla bir inovasyon merkezi kurabilirler. İçeriğini ne rahatlıkla doldurabilirler.

 

Ben her ne kadar koldaki beko logosuna odaklansam da ilk sunumu 2 yıldır FCB’nın ön göğüs reklam sponsoru olan Rakuten yaptı. Rakuten’in kelime anlamı iyimserlik. Bu iyimser şirket 29 ülkede hizmet veren 1,2 milyar müşterisi olan Japonya merkezli bir e-ticaret devi. Kendi platform ve ekosistemlerini kurmuşlar. E-ticarete ichiba yani pazaryeri modeli ile başlamışlar sonrasında  Fintech’e geçiş yapmışlar. Farklı dikeylerde farklı markalarıyla hizmet veriyorlar. Grup şirketlerini 3 başlıkta tanımlıyorlar,  İnternet servisleri, dijital içerik, Fintech.  Üye sayısı artıp, ellerinde biriktirdikleri veri büyüyünce ihtiyacı analiz ederek diğer alanlara, mobil, seyahat, kredi kartı, sigorta, e-para lisansı ve kare kod ödemeleri gibi alanlara hızla girmişler. Bunun formülünü şöyle tanımlıyorlar:

(Marka)  x  (Kullanıcılar)  x  (Veri) 

 

Rakuten Points adını verdikleri merkezi bir puan kazanma ve sadakat programları var. Rakuten anlaşmalı işyerlerinde ister online ister fiziksel mağazalarda yapılan her harcamanın %1’i değerinde puan biriktiriyorlar. Otopark, kuaför, market her yerde puan kazanmak, puanları birleştirmek ve harcamak mümkün. Bizim banka kart ve perakende programlarımızdan çok farklı değil, ancak bu coğrafyadaki ülkeler için bu bir inovasyon. Rakuten de Çin’deki kare kod kullanımından etkilenmiş. Kart teknolojisini hızlı geçip, kare kod ile mobil ödeme dünyasını hızlı büyütme hikayesini referans almaya çalışıyorlar. Bunun için Rakuten Card ve RakutenPay uygulamasını hayata geçirmişler. Rakuten Bank ise sadece mobil hizmet veren dijital bir banka, tüm fintech şirketlerinin merkezinde bulunuyor. Sigorta hizmeti de tamamlayıcı bir hizmet olarak buradan çıkmış ve grupta önemi gittikçe artan bir role sahip.

Türk sigorta şirketleri için örnek olabilecek startuplar ve kurumsal iş modelleriyle DIA Amsterdam notlarımı ve gözlemlerimi yeni yazılarda paylaşmaya devam edeceğim.

Genel

Girişimciliğin önündeki en büyük engel….

 

Girişimcilik bir cesaret işi, tutku ve gerçekleri görebilme işi. Ve bunların bir dengesi. Girişimci gerçekçidir, pazarın durumunu, ülkedeki potilik ve ekonomik durumu tam anlamıyla objektif bir açıdan görür. Hesap kitap bilir. Fikrine insanları ortak ederken, yatırımcının parasıın isterken gerçekçi ayakları yere basan bir konuşma yapar yoksa zaten hiç kimse onu takip etmez. Diğer yandan tutkuludur, hatta bu tutku bazen gerçekleri zorlukları görmesine engel olabilir. Başarılı girişimci tutkusunu yaşatmayı ve apaçık önünde duran zorlukları aşmayı deneme cesaretini gösterir.

Embed from Getty Images

Peki ülkemizde girişimci olmak kolay mı? Dünyanın hiç bir yerinde kolay olmayan bu deneme, bizde biraz hatta çok daha zor. Neden mi? Şimdiye kadar tanıştığım girişimcilere her fırsatta bunu sordum. Vardığım sonucu paylaşayım. Öncesinde belirteyim yatırımcı bulamama veya geç bulma, ortaklar arasında anlaşmazlık, ürün-pazar uyumsuzluğu, fonların azlığı, vergi yükü, sabit giderler gibi girişimlerin başarısızlık nedenlerinden bahsetmeyeceğim. İşin daha çok sosyal, duygusal ve psikolojik yönünü ele almaya çalışacağım.

  • Girişimciliğin önündeki en büyük engel iş garantili ve yüksek maaş veren kurumsal firmalar. Gençler startuplar yerine kurumsal firmaları tercih ediyorlar. En azından ilk iş olarak kariyerlerine kurumsaldan başlıyorlar. Bankalar, mobil operatörler, global teknoloji ve perakende firmaları ilk işe girişte düzenli maaş, yan sosyal haklar ve eğitim olanakları ile gençleri hemen kapıyor.
  • Aile desteği. Evli olanlar için eşleri daha garanti bir iş tercih ediyor. Girişimcinin, ikna etmesi geren ilk kişi eşi oluyor. Neden bu işin tutacağını, ne kadar zamanda para kazanacağını ve kurumsal bir işten daha fazla kazanmaya başlayacağını ispat etmesi gerekiyor. Herşeyden önemlisi bunu denemezse mutsuz olacağını, işi başardığında mutlu bir insan, mutlu bir eş olacağını anlatması gerekiyor. Eğer evli değilse durum daha kolay. O zaman da 1. maddedeki gibi neden bir kurumsal işe girmediğini anne ve babasına anlatması veya bir startta çalıştığını gizlemesi gerekiyor.
  • Yeterli iş çevresi olmaması, network. Herşey ilişki ile ilerliyor veya ilerlemiyor. Bir girişimci yeterli satış ve pazarlama yapma gücüne ve ekibine sahip değilken, ilk müşterilerini arkadaşları ve onların tanıdıkları sayesinde bulması gerekiyor.
  • Özel okul ücretleri. Deneyimli kişilerin girişimci olamamasına en büyük engel çocukların gittiği özel okul ücretleri. Kendileri de okuyarak bir yere gelen anne babaların ilk yaptığı işi çocuklarını devlet okulu yerine özel okula göndermek. Böylece uzun yıllar sürecek okul ödemeleri başlıyor. Bu maliyeti karşılamak için kurumsal bir şirkette çalışmaya devam eden insanlar da girişimcilikten uzaklaşıyor.

Aziz Nesin’in Ah Şu Sinekler Olmasa hikayesi meşhurdur. Hayatının eserini yazmaya niyetlenen birinin sürekli değişen ihtiyaçlarını karşılamak için bu büyük esere bir türlü başlayamamasını anlatır. Okul hayatından yaşlanıncaya kadar hikaye ilerler, hikayeyi okurken insan bir yandan gerilir bir yandan da güler. En sonunda tüm bahaneyi sineklere atar. Biz de; Ah şu sinekler olmasa ne çok girişim olurdu ülkemizde diyebiliriz. Sonuç girişimciliğin önündeki en büyük engel henüz harekete geçmemiş girişimcinin ta kendisidir.

 

Genel

#BenimİçinKadınDemek

Benim için kadın demek Annem demek.

İlk gördüğüm, tanıdığım insan.  Bana sıcaklığını veren, sevgisini veren, gecesini gündüzünü uykusunu veren, özünü veren, herşeyini veren. Beni ben yapan güvendiğim insan.

 

Benim için kadın demek Anneannem, Babaannem demek.

Tok olsam da zorla yemek yediren. Her gördüğünde cebime harçlık koyan. Dualarıyla koruyan, gölgesinde uyuduğum yüce çınar ağacı. Eli öpülesi insan.

 

Benim için kadın demek Öğretmenim demek.

İlk harfi öğreten. Yazmayı, okumayı, aramayı, bulmayı öğreten insan. Bana ‘adam olacak bu çocuk’ denilmesini sağlayan insan.

 

Benim için kadın demek İş Arkadaşım demek.

Birlikte çalıştığım, zorluğu paylaştığım, engelleri aştığım. Beni iten, çeken. Aynı hedefe birlikte koşarak başarıyı paylaştığım insan.

 

Benim için kadın demek Kızım demek.

Doğduğu gün bana yeniden hayat veren çocuk. Kadınları ilk defa gerçekten tanımamı sağlayan çocuk. Gücün kas gücü olmadığını öğreten, geleceğim olan insan.

 

Benim için kadın demek Eşim demek.

Gözlerinde zamanı unuttuğum. Sevdiğim. Saydığım. Bugünüm. Işığım. Nefesim. Herşeyim. O olmak istediğim insan.

 

Bu yüzden bir kadın gördüğümde annemi, kızımı, ninemi görürüm, öğretmenimi, iş arkadaşımı görürüm. Eşimi, kendimi görürüm. Merhaba derim, günaydın derim. Elini sıkarım, elini öperim. Yol veririm, yer veririm. Sadece kadın olması, tanıdığım tüm kadınlar gibi herşeyin en güzelini hak etmesi için yeterlidir, hakkıdır.

Benim için kadın demek hayatın ta kendisi demek.

Sizin için kadın ne demek?

 

 

 

————

Bu yazıyı neden yazdım?

Son günlerde çocuklara, kadınlara yönelik şiddetin arttığı veya daha görünür olduğu bir dönem yaşıyoruz. Bu haberleri görünce kadına karşı sözlü ve fiziksel tacizin her yerde yaygın olduğunu düşünüyor insan. Bir de bu hareketleri haklı göstermeye çalışan ruhsal sağlığı bozuk insanların videoları ortalıkta gezdikçe insanların çileden çıktığını gördüm. Bunlara karşı tepkiler de cesurca paylaşılıyor.  Gürültüyü bastırmak için bağırmak işe yaramıyor. Kötüyü yermeye çalışırken daha fazla reklamı yapılmış oluyor. Onun yerine işin özüne inip hak ettiği değeri onu sadece koruyarak değil yükseklere taşıyarak vermenin daha doğru olduğunu düşünüyorum.  Sizi düşünmeye, yazmaya, çizmeye, herşeyden önemlisi onların kendileriyle düşüncenizi paylaşmaya davet ediyorum. #BenimİçinKadınDemek

Genel

Şampiyonlarla çalışmaya hazır olun

 

Red Gerard, Pyeongchang’da düzenlenen 2018 Kış Olimpiyatları’nda altın madalya sahibi. Amerika Birleşik Devletleri takımına 1928’den sonra ilk kez altın madalya kazandıran sporcu oldu. Medyada büyük ilgi gördü. Yazıma konu olmasının nedeni ise 2000 doğumlu bir Z jenerasyonu olması.

Red, yarışma gecesinde geç saate kadar Netfix izlerken uyuyakalıyor. Sabah çalar saati duyuyor ama uyanamıyor, oda arkadaşı uyandırıyor. Kahvaltısını bir sandviç ile geçiştiriyor. Kar ceketini bulamayınca, yine arkadaşının ceketi alıp yarışmaya yetişiyor.

Snowboard kategorisinde 100 üzerinden 87.16 puan alarak altın madalya kazanıyor!  Birinci olduğunu fark edince küfürlü bir sözle şaşkınlığını ifade ediyor. Canlı yayında bu sözü duyuluyor. Yedi kardeşin altıncısı olduğu için yarışmayı izlemeye kalabalık aile de geliyor.  Tüm ailenin onu izlemeye gelmesini çok eğlenceli buluyor. Onları eğlenceli, işleri ciddiye almayan bir parti grubu olarak adlandırıyor. Objektiflerini ona çeviren habercilerden çok keyif almıyor, gidip karda kaymayı tercih ediyor. Bir genç olarak kendini mükemmel biri olarak görmüyor. Yarışmalarda özel bir şey yapmadığını sadece normal bir dündeymiş gibi kaydığını söylüyor.

 

Şimdi bu profilde bir Z jenerasyonu ile iş görüşmesi yaptığımızı hayal edelim. İlk görüşmeye atar topar geldiğini, akşam film izlemekten geç uyuduğu için karşımızda konuşurken esnediğini, kıyafetlerini arkadaşında ödünç aldığı için üzerinde emaneten durduğunu… Bu sahneyi görünce görüşmeye devam eder miydiniz?

Deneyimlerimize güvenerek ona hiç soru sormadan sorumsuz, kurumsal kimliğe uygun kodda giyinmeyi bilmeyen, ortama uyum sağlayamayacak biri olduğunu düşünerek belki de onu tanımak için gerekli soruları sormayabilirdik. Oysa ona bir fırsat verdiğimizde nasıl bir yetenek ile karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz.

Red, gerçek bir şampiyon. Olimpiyat şampiyonu. Akredite olmuşbir yetenek. Şirketimizi bir sonraki hedefe ulaştıracak hatta bizi şaşırtacak derecede işler çıkartacak yeteneğe sahip. Tıpkı ABD’yi şaşırttığı gibi.  İşin başındayken tutkusunu ve yeteneğini görmemek imkansız. Onu tanımak için zaman ayırmalıyız. Fırsat vermeliyiz. Sadece ona değil, kendimize de bir fırsat vermeliyiz.

Red gibi şampiyonları fark etmeye, onlarla çalışmaya hatta şampiyonlar yetiştirmeye hazır olun.

 

Genel

Girişimcinin sahip olduğu en önemli özellik

 

Son yıllarda yüzlerce girişimci ve girişimci adayı ile tanışma imkanım oldu. Başarılı olan girişimcilerin karakter özelliklerini, ortak yönlerini anlamaya çalıştım. Doğru iş, doğru ortak, doğru zaman, paternleri görebilmek, ilk çalışanları doğru seçmek, hızlı davranmak, büyüme kanallarını doğru seçmek, fırsatçı olmak, dikkat çekmemek, soru sormayı bilmek, dinlemeyi bilmek. Bunları ilk bakışta dikkatimi çeken özellikler arasında sayabilirim. Bunların her birini yapmak zor değil. Ancak hepsini neredeyse kusursuz bir şekilde aynı zamanda yapabilmeyi becermek zor. İşte girişimin hikayesini, bu noktaları nasıl birleştirdiğini,  arka arkaya nasıl hayata geçirdiğini anlayabildiğinizde saygı duymaya başlıyorsunuz. Anlayamadığınız da ise “şanslı adamlarmış” diyerek konuyu adlandırıyoruz.

Bir girişimin başarılı olabilmesi gerçekten büyük bir şans gerektiriyor, iyi bir girişimci ise işini şansa bırakmıyor. Denemekten vazgeçmiyor. Aslında sürekli denemek, şansına fazladan bir fırsat vermek değil midir? Hangi yaptığımız iş ilk denemede tam ve güzel oluyor? Bunu bilen girişimci sürekli deniyor, değiştiriyor ve tekrar deneyerek şansını artırıyor. Ta ki birisi ona dur deyinceye kadar denemeyi bırakmıyor. Bazen ortağı, bazen ailesi, bazen sağlığı veya yatırımcısı dur diyor. İşte o zamana kadar pes etmiyor.

Dinlemeyi biliyor, satış yapmak için gittiği müşterinin başka isteklerini dinlemeyi ihmal etmiyor. Paternleri yani örüntüleri görmeye, problemi anlamaya çalışıyor. Gerekirse iş modelini hızla değiştiriyor. İlk fikrimde yanılmışın demekten gocunmuyor.  Yalnız kalmaktan korkmuyor, korksa da başarma inancı bu korkudan daha büyük oluyor.

Başarılı girişimci, geçmişte verdiği emeğin ve ileride sahip olacağının değerini iyi  biliyor. Bugünü asla ucuza satmıyor. Buna en iyi örnek facebook ve yemeksepeti verilebilir. Zuckerberg, facebook için verilen teklifleri sırasıyla reddediyor. İlk teklif 10 milyon dolar ve son teklif 1 milyar dolardı. Yemeksepeti’nin de ilk kurulduğu dönemde bir holdingten aldığı ortaklık teklifini kabul etmediği bilinir. Hızlı ve doğru karar verebilmek, hayır demeyi bilmek bir girişimci ruha sahip kişilerin sahip olması gereken özelliklerinden bazıları.

Sizce bir girişimcinin başarılı olmak için sahip olması gereken en büyük özellik nedir?

Dijital / Genel

Türümüzün son örneğiyiz

 

Prof. Harari’ye göre türümüzün son örneği olarak yok olacağız. Bizden sonra gelecek insan türü, biz hayvanlara nasıl davrandıysak bize öyle davranacak. Bu değişim bir kaç on yılda olacak. Onların insafına kaldık.

Davos Ekonomi Forumu’nda gelecekle ilgili öngörülerini paylaşan Harari, kitabında bahsettiği konuların devamı niteliğinde konuştu. Bilgisayarların ve telefonların hacklenmesi gibi insan beyininin hackleneceğinden bahsetti. Bilginin önemine dikkat çekti. Geçmişte toprağa sahip olan kesim tüm insalığı yönlendiriyordu. Sonra sanayiye sahip olan ülkeler, bölgeler insanlığa yön verdi. Şimdi sıra bilgiye sahip olmada. Buraya kadar yeni bir şey yok. Ancak bu bilginin az sayıda insanın elinde olacağına ve dijital bir diktatörlükten bahsetmesi dikkat çekici. Amazon, Apple, Facebook ve Google kendi bilgi ekosistemlerini kuran ve sürekli büyüyen şirketler, bu olağan şüpheli 4’lünün Harari’nin bahsettiği dijital diktatörler olacağı açık.

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? 

Google’ın sahip olduğu veriden bahsederken bizi bizden daha iyi tanıdığı söylenir. Ailemizle ve yakın arkadaşlarımızda paylaşmadığımız hangi bilgilere sahip? bugün yaptığınız Google aramalarını düşünün, paylaştığınız lokasyon bilgisi, takip ettiğiniz sosyal medya hesapları, bunları birleştirince şu an nasıl bir ruh halinde olduğunuzu ve gelecekteki tercihleriniz hakkında çok ipucu vermiş oluyorsunuz. Esasen Google bir medya şirketi olarak bu verileri kullanıp, reklam geliri elde ediyor. Şimdi ise bu sadece ticari ve reklam amaçlı değil başka amaçlarla da kullanılabilir hale geliyor. İşte bilgiye sahip olan şirketler, bir avantaja çevirme fırsatını bulduğu an bu verileri kullanmaya başlayacaktır. Konu artık ülkeler meselesi değil,  şirketler ve teknoloji merkezlerinin odaklanması meselesidir. Teknolojiyi üretenler, bilgiye birinci elden ulaşanlar ve sadece kullananlar olarak sınıflandırılacağız. Harari’nin bahsettiği türlerin değişimi bu ayırımdan aşlayacak.

İnsan beynini hackleme nedir?

İnsanların bilgiye sahip olan kaynaklarca hackleneceği üzerine düşünmekte yarar var. İnsanın beyni nasıl hacklenir? Bir bilgisayar nasıl eklenirse benzer bir yaklaşımla başlanır. İnsan, tahmin edilebilir hatalar yapar ve zaafiyetleri kullanılarak kandırılabilir. Telefon dolandırıcılığı, sosyal mühendislik, algı yönetimi, oltalama bunlara güncel örneklerdir. Bu aslında yeni bir yöntem değil, uzun zamandır askeri birliklerce savaşlarda kullanılan bir yöntemdir. Karşıdaki düşmanın psikolojisini bozmak için kendi ordusunu sayıca üstün göstermek için çeşitli yönlemler kullanılırdı. Propaganda yapmak için söylenti yaymak gibi sosyal teknikler de kullanıldı. Sonraki dönemde PR diye adlandırdığımız halka ilişkiler uzmanlık dalı bu disiplinden ortaya çıkmış bir meslektir. Hatta reklam ve pazarlama da insanların bir ürünü beğenmesi için iletişimin gücünü kullanarak o ürünün, taze, lezzetli, kaliteli, yeni, tercih edilen, mutlu eden, en iyi olduğunun düşünülmesini sağlamaya ve satışları artırmaya çalışır. Şimdi bahsedilen insan hackleme ise bu yanıltma tekniğinin kitlelere yönelik değil, bireye özel yapılmasıdır. Sadece ticari amaçla değil, bireyleri ayrı ayrı ve kitleleri yönlendirme amaçlı kullanılmasıdır.

Bu tehlike midir, fırsat mıdır?

Bilgiyi bu şekilde toplama, işleme ve iş modeline çevirme gücü ancak ülke politikaları ile yönlendirilebilir. Bu yeni soft power’ın (kaba kuvvet yerine yumuşak gücün) farkında olan ülkeler var. ABD, Çin, İsrail gibi ülkeler tüm dünyadaki verileri işlemeye aday ülkeler. Diğer tarafta bu yeni gücün farkında olan ancak korumacı bir tercihle yerel teknolojiler üreterek en azından kendi halkının verilerini olağan şüpheli 4’lüye karşı koruyan ülkeler de var. Dünyanın geri kalanı ise değişimden habersiz 3. sanayi devriminin ürünlerini kullanarak oyalanmaktadır.

Harari’nin tahminleri ne kadarı doğru çıkacak bilemeyiz ancak insanları yalan haber ve hacklenmeye karşı bilinçlendirme çabası takdir edilmeli. Birey olarak beynimizi hackelenmeden korumak için kurumlardan ve ülkelerden çözüm beklemeden kendi akıllı korunma tekniklerimizi geliştirmeliyiz. Beynimize bir yargıya varmadan düşünmeyi öğretmeliyiz. Belki de bu şekilde kendi aklına hükmedebilen yeni bir türün oluşmasını bizler başlatmış olacağız.