Okyar Tahaoğlu

"Durmak istiyorsan sağlam dur. Yürümek istiyorsan çabuk yürü."

Posts by Okyar Tahaoglu

Genel / Liderlik

Hakemlik ve Karar Verme Üzerine Paylaşımlar

Photo by Markus Spiske on Unsplash

Üniversitenin ilk yılında tesadüfen başladığım basketbol hakemliği bir hobiye dönüştü ve okul boyunca kampüsten daha çok spor salonuna gitmeme neden oldu. “Hem spor yapıp hem de para kazanmak ister misiniz?” yazan bir ilan sonrasında Türkiye Basketbol Federasyonu’nun düzenlediği hakemlik kursuna katıldım. Eğitim sonrası yapılan sınavda İzmir birincisi olarak hakemliğe başladım. Başta masa hakemi olarak başlayan bu macera ilerleyen dönemde saha hakemliği ve Avrupa maçlarında yine masa hakemliği olarak devam etti.

Öncesine gidersek, hakemliğe olan ilgim, seyircilerin her maçta hakeme olan güzel sözlerinden (!) kaynaklandığını belirtmeliyim. Futbol ve basket maçlarını izlerken hiç kimsenin hakemi izlemediğini ama bir olay olduğunda hakemin hemen orada olup doğru (hatta kendi takımı lehine) karar vermesini istediğini görüyordum. Ben de hakemler ne yapıyor da yanlış karar veriyor, neden taraflı düdük çalıyorlar diye merak ederek farkında olmadan hakemleri izlemeye başladım. Onların da oyuncular kadar koştuklarını, birbirleriyle kaş göz hareketleri ile haberleştiklerini fark etmeye başladım. Böylece ilanı gördüğümde merakla bir camiaya girmiş oldum.

O dönem farkında olmasam da ileride özel hayatımda ve iş hayatımda bana çok yarayacak deneyimler elde ettiğimi görüyorum. Bunları kısa anekdotlar olarak sizlerle paylaşmak istiyorum. Burada basketbol yazan yerleri özel ve iş hayatı olarak değiştirerek kendinizce yorumlayabilirsiniz.

Deneyimleri paylaşmadan önce basketbolun bir spor olarak dinamiklerini hatırlayalım. Basketbol bir gösteri ve takım sporu. Nispeten küçük bir sahada 10 atletik ve uzun oyuncunun oynadığı hızlı bir spor. Diğer spor dallarına göre şans faktörü daha düşük. Şans yardımıyla bir skor elde edip üzerine yatmak diye bir taktik işlemiyor. Gerçekten iyi olan taraf kazanıyor. Hal böyle olunca her sporda olduğu gibi hakem kararları oyunu etkileyebiliyor. Salon sporu olduğu için izleyici kitlesi bilinçli ve dikkatli. Sahada olanlar herkesin gözü önünde gerçekleşiyor.

Bireysel başarı takım başarısıyla sağlanır

Tıpkı takımlar gibi hakemler de bir takım içinde çalışıyor. Sahada 3 hakem bulunurken, masa hakemleri de sayı cetvelinin yazılması, zaman, 24 saniye, oyuncu değişikliği gibi işleri yönetiyor. Bir maç sonunda “hakem kötüydü” denilmiyor, genelde “hakemler kötüydü”  deniliyor. Bu nedenle bir hakemin kötü yönetilen bir maçta bireysel olarak başarılı olma imkanı yok. Ekipçe maçın başından sonuna kadar başarılı yönetmeleri gerekiyor.

Neden buradayım? 

Hakemin pek çok görev ve sorumluluğu vardır. Ancak günün sonunda amaç “iyi oynayanın” kazanmasıdır. Dikkat “iyi olan” değil, “iyi oynayan”. Buna hakem karar vermez. Ancak hakemin verdiği kararlar sonucunda iyi oynayan kazanır. Bu nedenle maçın başında hakem hava atışı için elinde topla orta daireye girerken “iyi oynayan kazansın” diyerek topu havaya atar.

Oyundan öte hakemin daha önemli bir görevi daha vardır. Oyuncuların ve hatta seyircilerin sağlığı. Bu nedenle çok nadiren de olsa insanın olduğu her yerde işler kontrolden çıkabilir, oyun sertleşebilir, beklenmedik ortamlar doğabilir. Hakemler mutlaka oyuncuları korumalıdır. Sakatlanmalarına yol açacak sertliklere veya böyle bir gidişata izin vermemelidir. Özellikle çocuk ve genç maçlarında bu daha büyük önem kazanır. Bazen bir koçun hırsı yüzünden kendi oyuncuları veya rakip oyuncular zarar görebilir. Böyle bir sahne olduğunda bir koçu maçtan attığımızı hatırlıyorum. Ayrıca hakem de yerinde uyarılar yapmazsa işler büyür ve kontrolden çıkar. Oyuncular ve seyirciler birbirlerine zarar vermeden önce müdahale gerekir. Bu nedenle hakemlerin maçı tatil etme hakkı vardır.

İş hayatında da bazen neden orada olduğumuz günün koşuşturmacası ve anlık kararlarda unutulur. İster devlet memuru, girişimci, akademisyen ister profesyonel olun. Rolünüzün ne olduğunu en üst seviyede neden orada olduğunuzu hatırlamak gerekir. Özellikle kendi takım arkadaşlarınızın fiziksel ve ruhsal bütünlüğü söz konusu olduğunda iş dahil tüm öncelikler unutulmalıdır.

Olup biteni görmek için bir adım geri çekilmek 

Hakemler sahada istedikleri yerde dolaşmazlar. Topun yerine ve oyuncuların dağılımına göre hakemlerin durması gereken yerler bellidir. Buna hakem mekaniği adı verilir. Amaç bir çember içinde oyuncuları izlemek ve en iyi açıdan olup biteni görmektir. Aşağıda 3 hakemin nasıl sahayı paylaştığını görebilirsiniz. Her hakem kendi birincil alanındaki olaylardan sorumludur ve kesişim alanları ortak olarak kabul edilir ve her iki hakem de düdük çalabilir.Burada sorunlardan biri şudur, maç hızlanınca oyuncular arasında temas artar. Hakem de “aman bir şey kaçırmayayım” diye farkında olmadan topa ve oyunculara daha fazla yaklaşır. Oyunculara yakın durursam temasları daha iyi görürüm, kaçırmam ve düdük çalabilirim düşüncesiyle hareket eder. Böyle bir durumda 10 oyuncunun nispeten ufak bir sahada sürekli birbirlerine dokunduklarını, itip çektiklerini düşünürseniz her temasa faul çalmaya başlanır. Oysa faul olması için temas ve bu temas sonucunda bir dezavantajın ortaya çıkması gerekir. Kısacası yakından bakınca gerçekten kimin kime çarptığını anlamak imkansızlaşır. Bunun için bir adım geri çekilip rahat bir noktadan izlemek gerekir. Burada açı da önemlidir. Yani iki oyuncunun arasındaki boşluğu görmeden verilecek her karar şansa kalır.

İnsan beyni öyle gelişmiştir ki, olmayan bir olayı görmüş gibi kendini ikna edebilir. İşte eğer bir adım geriden ve doğru açıdan olaya bakmıyorsanız. Temas olmadan dahi sanki bir oyuncu diğerine vurmuş ve faul olmuş gibi bir izlenime kapılıp düdük çalabilirsiniz. Beyin gözleri dahi kandırır.

Hayatta da bazen sahip olduklarımız bize öylesine yeterlidir ki sanki bildiklerimiz ve gördüklerimizle bir yargıya varmaktan çekinmeyiz. Kararımızı verip etrafa da bunu duyururuz. Oysa bir adım geri çekilip, farklı bir açıdan bakmayı bilsek veya bunu yapabilenlerden yardım istesek gerçekleri görmeye başlarız ve her şey değişir.

Zor anlarda yardım istemeyi bilmek

3 hakemin sahada olması ve hatta masa hakemlerinin de yanda olması bu işin bir takım çalışması gerektirdiğinin ispatıdır. Yukarıda bahsettiğimiz her şeyi doğru uygulasanız dahi yaratıcı insanların olduğu her işte yeni oyunlar ortaya çıkar. Hakem bir an için topun dışarı çıktığını görür ama en son kimin temas ettiğini göremeyebilir. İşte o anda diğer hakemlerle göz göze gelip yardım ister. Diğer hakem de asıl kararın yardım isteyen hakemde olduğunu bilir ancak yardım talebi geldiğinde gördüğü tarafı işaret eder. Mimiklerle ki bunları dışarıdan anlamak neredeyse imkansızdır, anlaşırlar.

Ben üzerime düşen görevi yapıyorum, diğerleri yapmıyor

Bu durum özellikle iş hayatında sıkça rastlanır. Bir projede görev aldığınızı düşünelim, siz kendi işlerinizi zamanında bitirip teslim ettiniz. Ancak diğer ekiplerde gecikmeler var, Hatta hatalı iş yapıyorlar ve bu durum sizin yaptığınız işin sonuçlarını da etkiliyor. Ne yaparsınız? Ne yapmalısınız?

Hakemlikte bu durum şöyle gerçekleşiyor. Hakem mekaniğinden bahsetmiştim. Her hakem kendi sorumluluk alanındaki oyunu takip ediyor. Ancak aynı zamanda göz ucuyla tüm sahaya bakmak zorunda. Çünkü bir top kaybı olabilir ve bir anda rakip takım hücuma geçebilir. Bu durumda hemen koşarak yeni görev yerini alması gerekir. Ancak maça kendini kaptırıp sadece topun olduğu yeri izlerse bu sefer de kendi birincil sorumluluk alanında topsuz bir mücadeledeki faulü kaçırır. Bu denge önemli hatta olayın ta kendisidir.  Bu sayede kendi birincil sorumluluk alanında tam hakimiyet sağlarken, kendi sahasındaki olayları kaçırıp yardım isteyen bir hakem olursa ona görüşünü söyler.

Ancak işler bazen böyle kağıt üzerindeki  gibi gitmez. Bir hakem formda olmayabilir ve pozisyonları kaçırmaya başlar. Bu durum oyunun gidişatını etkileme riski içerir. Bir iki üç derken bir hakem kendi birincil alanında pozisyonları kaçırmaya başlarsa diğer hakemler (bu doğru olmasa da) düdük çalmaya başlarlar. Amaçları pozisyonu kaçıran hakemin görev alanına müdahale etmek değildir, ancak orada olup bitenler artık tüm hakemlerin problemi olmaya başlayacaktır. Buna izin vermezler. İlk molada, ilk arada hakemlerin bir araya gelip birbirlerine geri bildirim verdiklerini görürsünüz.

İşler genelde iyi gider, yine de en kötüye hazır olmak gerekir. Yani eğer kötü giden bir iş varsa ve bu projenin bütününü riske atmaya başladı ise artık müdahale etme zamanı gelmiştir. Diğer yandan siz görevinizi sağlıklı yapamıyorsanız ekip arkadaşlarınızın bir süreliğine sizin alanınıza girmesinden rahatsız olmamalısınız !  Bu durumun tartışılması ve çıkarılacak dersler için ileride vakit olacaktır. Şimdi projeyi kurtarma zamanıdır.

Görünmez olmayı bilmek 

Maç başlarken seyirciler tabi ki oyuncuları izlerler. Gözleri hem kendi takımında hem de rakip oyuncular üzerindedir. Eğer maç bittiğinde de bunu sağlayabiliyorsanız o maçı iyi yönetmiş sayılırsınız. Hakemler görünmez olmalıdır. Özelikle “görünmez olayım, tepki çekmemek için sert kararlar vermeyeyim” diye bir korkudan bahsetmiyorum. Ancak olaylar o kadar doğal seyir etmelidir ki “maçta hakem var mıydı yok muydu”, kimse hatırlamamalıdır.

Bunu iş ve aile hayatınızı nasıl uygulayacağınız size kalmış 🙂

Gücünün farkında olmak ve doğru kullanmak

Hakemler sahanın hatta tribünlerin hakimidir. Kararlarını kurallara göre ve kuralların belirlemediği alanlarda ise kendi deneyimlerine verirler. Düdük çaldıklarında top ölür, oyun durur. Aşağıdaki videoda hakem kendisine sürekli bakan oyuncuya teknik faul çalıyor. Oyuncu konuşmuyor, sadece sürekli bakıyor. Aralarında ne var bilemiyoruz. Zaten oyuncu itiraz da etmemiş. Bu karar ne kadar doğru, daha önce uyarmış mıydı, bu kararın doğruluğu karar sonrası oyuncuların hakemi bırakıp kendi işlerine odaklanmalarını sağladıysa doğrudur. Aksi halde keyfi çalınan bir düdükten başka bir şey olmayacaktır.

Hata yapınca…

Hızla akan bir oyunda verilen her kararın %100 oranında doğru olması mümkün değildir. Tüm kararlar doğru olsun istenir, hedeflenir ama mümkün değildir. Sadece çalınan düdüklerde değil, çalınmayan her düdük de bir karardır. Hatanın herkesin açıkça gördüğü net bir pozisyonda olması ile kaotik bir mücadelede olması arasında fark vardır. Bu da hakemin psikolojisini etkiler. Ancak etkilememelidir, profesyonellik bunu gerektirir.

Basit bir olay üzerinden anlatalım. İki oyuncu arasında bir temas oluşur, tam olarak kimin temastan sorumlu olduğunu avantaj kaybını görüp analiz etmeden hakem düdük çalmış olsun.

Mavi takıma faul çalıp, topu kırmızı takıma vermiş olsun. Birazdan oyuncuların tepkisi, seyircinin ve diğer hakemlerin bakışıyla bir hatalı karar olduğunu fark etsin. Ancak karar verilmiş ve oyun başlamıştır. Hakemin yapması gereken tek şey vardır, az önceki düdüğü unutup oyuna dahil olmalıdır. Eğer aklında bu hatayı neden yaptığını düşünmeye başlarsa herkesin onu izlediğini, verdiği hatayı konuştuğunu, hatanın oyunun kaderini değiştireceği gibi fikirler aklından geçmeye başlar. En istenmeyen bu durumdur ve hakemi oyundan uzaklaştırır. Hatta daha da kötüsü, beyin gözleri kandırır demiştik. Bu gerçekleşir. İnsan mavi takımın lehine olan olayları daha net görme eğilimine girer. Bunun sonucunda da hatalı kararlar vermeye başlar. Böyle seri bir karar mekanizması işlediğinde hakem 2 hatayı artarda yapmış olur. Oysa ilk hatalı olaydan uzaklaşıp, onun muhasebesini maçtan sonra yapacağım diye kendini ikna edebilseydi ikinci olay yaşanmamış olacaktı. Oyunu iyi bilen oyuncular, koçlar, seyirciler olup biteni anlar. Hakem hata yapmaktan korkmamalı, kötü hakem olmaktan korkmalıdır.

Koçlar ile iletişim

Takımın lideri koçlardır. Takımı tarafından sözü dinlenilen saygın bir koç olmak büyük meziyet gerektirir. Basket oyunundan daha fazlasını bilirler. Psikoloji, strateji, çalışkanlık, hırs, sorumluluk, cesaret, disiplin… tüm bu kavramların anlamını ve hayat bulmuş hallerini çok iyi bilirler. Maçı kazanmak için her şeyi yapabilirler. Kendi takımı başta olmak üzere, seyirci, masa hakemleri, saha hakemleri ile tüm etkileşimi maçı kazanmaya yöneliktir. Bu çok doğal bir davranıştır. Hakemden beklenen koçların bu amacını iyi bilmek ve onların yeteneklerine saygı göstererek kuralları uygulamaktır. Bir koç neler yapabilir; işler kötü gittiğinde takımın dikkatini çekmek için bilerek teknik faul alabilir. Böylece takım duruma sinirlenecek ve maça asılacaktır. Her zaman işe yaramaz ama iyi bir koç bu taktiğin ne zaman işe yarayacağını bilir. Neticede koçlar hakemin iyi bir maç yönetmesini ve gerçek olayları görüp düdük çalmasını ister. Çünkü maça hakim olmayan kötü bir yönetim kendi takımına da zarar verebilir.

Basketbol bir salon sporudur. Zeki ve ahlaklı insanların oynayıp izlediği bir oyundur.

Genel

Okul Seçecek Anne-Babalara Tavsiyeler

 

Bu yazıyı çocukları için okul seçme aşamasında olan ebeveynler için yazdım. Benim deneyimim ilkokul dönemi için geçerli. Yani anaokulu bitirip ilkokula başlayacak bir çocuk için, hazırlık sınıfı ve sonrasındaki 4 yılı kapsıyor. Yaptığımız seçimlerin doğru olduğunu iddia etmeyeceğim çünkü henüz başarılı sonuçlarını görmedik. Muhtemelen lise ve üniversite zamanını görürsek o zaman doğru seçim yapıp yapmadığımızı anlayacağız. Dolayısıyla bu yazıyı doğru okul seçmek için tavsiyeler olarak değil okul seçerken dikkat edilecek nitelikler olarak okumakta yarar var.

Photo by Jon Tyson on Unsplash

Yıllar çabuk geçiyor. Çocuklar çok hızlı büyüyor ve onlar için yaptığımız seçimler onların kaderi haline geliyor. Okul seçimi de bunlardan biri. Bu kadar ciddi bir konu. Bunu yazdıktan sonra üniversite sınavlarında en başarılı okulların devlet okulları olduğunu, hatta kısıtlı maddi imkanlara sahip ailelerin çocuklarının daha başarılı olduğunu hatırlamakta yarar var. Bunu bilmekle beraber biz veliler olarak üzerimize düşen görevi yerine getirelim. “Çocuğumuza en uygun” okulu, “bütçemize en uygun” koşulları tespit edelim. Amacımız bu. Eğitim en değerli yatırım.

Devlet okulu en iyi okuldur

Hepimiz devlet okullarında okuduk. Sınıfımızdan mühendis, doktor, avukat ve serbest meslek sahipleri çıktı. O zaman en iyi okul gerçekten devlet okulu. Bazı şartları sağlıyorsa bu seçeneği ilk sırada değerlendirmek gerek. Nedir bu şartlar?

Evinize yakınsa, okul müdürü enerjik ve aktif çalışan bir yöneticiyse, dersler dolu geçiyorsa, sınıf mevcudu kabul edilir bir sayıda ise, sınıfta boş yer varsa ve öğrencilerin aile profili kabul edebileceğiniz bir çeşitlilikte ise sakın kaçırmayın. Özel okula vereceğiniz ücretin çok az bir miktarı kadar katkıyı okul aile birliği üzerinden sınıfa yaparak güzel bir ortam oluşturabilirsiniz.

Pamuk eller cebe

Eğer bu şartları sağlayan bir okul bulamadıysanız veya ben çocuğumu illa özel okula göndereceğim diyorsanız (veya eşiniz böyle düşünüyorsa) o zaman özel okul belirleme dönemine hoş geldiniz. Öncelikle şunu açıkça görmek gerekir ki özel okul konusu bir seçim değil yani bir kez karar verip artık unutacağınız bir yol değil. Artık hayatınızda hep olacak bir gündem. Doğru okula mı verdik? Diğeri daha mı iyiydi? Seneye de buraya gönderecek miyiz? Seneye ücreti çok atarsa ne yaparız? gibi sorular evinizde hep gündem olacak. Siz unutsanız sınıftaki diğer veliler hatırlatacak.

Çocuğunuzu Tanıyın

“Çocuğumu tanıyorum. Bazı huylarını benden bazılarını annesinden almış”. İnsan kendisini dahi tam tanıyamazken çocuğunu çok iyi tanıdığını zannediyor. Çocuğunuzu diğer çocuklar ile karşılaştırma yapmadan tanımaya çalışın, çünkü okul seçiminde bu önemli olacak. Bunun için aile dostlarınızdan, komşularınızdan ve ana okulu öğretmeninden yardım alabilirsiniz. Bir çocuk psikoloğundan  da görüş alabilirsiniz. Yanıtı aranacak sorular; Çocuğum ne kadar serbestliği seviyor? Ne kadar zorlanmaya, sıkıya, disipline gelebilir? Tabi ki herkes serbestliği sever. Ancak hepimiz biliriz ki disiplinli bir ortamda çocuklar daha rahat eder, sınırlarını bilir ve ona göre hareket ederler. Buradaki disiplin akademik olarak zorlanmaya uygun olup olmadığını görmek için. Buna göre çocuğunuzu akademik olarak zorlayıcı, orta veya serbest bir okula göndermenizde yarar var. Eğer bilgi yüklenmesi onu rahatsız etmiyorsa, uzun süre konsantrasyonunu koruyorsa daha sıkı bir okula yazdırabilirsiniz. Bu da küçük yaşta yabancı dil öğrenmesini, Türkçe kitap okuma ve yazma alışkanlıklarını hızlı geliştirecektir. Aksi halde daha ilişki odaklı, spor ve sosyal aktivitelerin çok olduğu okulları tercih edin.

En iyi okul en yakın okuldur

Büyük şehirde yakınlıktan kastım 45 dakika ve altı. Zaten servis ile okula giden her çocuk en az bu kadar süre serviste kalıyor. Evi okula en yakın olan 20 dakika  en uzaktaki de 45 dakika serviste seyahat ediyor. Servis sitemi bunu bir şekilde başarıyor! Özellikle ilk yıllar için yakın okul önemli. Çocuğunuz ihtiyacını, sıkıntısını güçlü bir şekilde dile getirmeyi öğreninceye kadar kısa mesafe gitmeli. Büyüdüğünde servis içinde sıkılıp yer değiştirebilecek, susadığını dile getirecek, tuvaleti gelince servis görevlisinden yardım isteyecek hale gelince daha uzun mesafeye gidebilir.

Spor okuldan daha önemli

Bazı alışkanlıklar küçük yaşta farkında olmadan ediniliyor. Spor da bunlardan biri. Eğer imkan olsa çocuğumu sadece spora yönelik müfredatı olan bir okula göndermek isterim. Çünkü sporun içinde matematik var, fizik var, beslenme-uyku var, iletişim var, sabır var, paylaşım var, kazanmak-kaybetmek var. İyi bir sporcu her işi başarır. Çocuğunuzun aktif olarak en bir dalda spor yapmasını sağlayın. Okulda bu imkan varsa ne güzel yoksa iş size düşüyor. İlk yıllar için jimnastik, çocuk judosu, yüzme olabilir. Sonra tercihen takım sporu olsun ki paylaşmayı öğrensin. Eğer yeteneği varsa zaten antrenörü onu seçip her gün gelmesini isteyecektir. Yeteneği yoksa da haftada 2-3 gün gitmesini sağlayın. Yaz, kış, nezle, grip demeyin götürün. Çocuğunu futbola yazdırıp sonra “yağmur var bugün gitmeyelim” diyen anne-babalardan olmayın.

Çocuklar zamanla sıkılıyor. Sporu bırakmak isterse zorlamayın. Ama tek şart ile; yerine hemen bir başka spor seçip ona başlamasını isteyin. Böylece işin ciddiyetini anlayacak ve spora devam edecektir. Zamanla kendine uygun branşı seçecektir. Bu arada size bir not; çocuğunu spora bırakıp kenarda oturup her hareketini izleyen anne-babalar arasına katılmayın. O sporda iken siz de spor ayakkabınızı giyin  yürüyüş, koşu, hareket edin. Hem size faydası olur hem de çocuğunuza dürüst davranmış olursunuz. Sizin sporu gerçekten sevip sevmediğinizi anlıyorlar.

Photo by Jeffrey Lin on Unsplash

 

Okul neye yatırım yapıyor?

Özel okul işletmek zor iş. Geliri ne olursa olsun giderleri de çok. Bir işletme olarak incelediğinizde akıllı bir iş olmadığını görürsünüz. Bu nedenle okul kurucularının idealist insanlar olması şart. Bu ya kurucusunun değerleri ile sağlanabilir ya da vakıf ile sağlanabilir. Okulların sizden elde ettikleri geliri nereye harcadığına bakın. Herkes yepyeni sınıflar, odalar, spor salonları, okul bahçesi ister.  Ama çocukların ihtiyacı olan mermer kaplı okul bahçeleri ve son moda tasarımlı binalar değil. Okulun fiziksel şartları, sadece ısıtma sisteminin mevsime uygun çalışması, temiz tuvalet ve temiz mutfaktan daha fazlası olmamalı. Bahçede de hareket edecek alan olması yeterli. Okulun geri kalan bütçesini “öğretmenlere” harcamasını bekleyin. Çocukları geliştirecek ilk sıradaki rol model öğretmendir. Öğretmenin maaşı kendisini tatmin ediyorsa, zamanında yatıyorsa, okula rahat gelip gidiyorsa çocuklara da ilgi gösterecek, tam performans ile gelişmelerini sağlayacaktır.

Reklam yapan okuldan uzak durun

Okulun reklamı olmaz mı, olur. Ancak eğitimle ilgili mecrada ve anlamlı içerikte olursa olur. Bir okul, mezunlarının başarısını, spor ve sanattaki başarılarını, sosyal sorumluluk projelerini hatta öğretmenlerini haber ve ilan olarak kullanabilir. Ancak eğer okul radyo, televizyon reklamı çıkıyorsa, açık hava reklamları veriyorsa uzak durum. Çünkü bu okulun hedefi yani müşterisinin öğrenciler değil siz veliler olduğu anlamına gelir.

Özel günleri ciddiye alan okulları ciddiye alın 

Milli bayram, dini bayram, çevre günü, yerli malı haftası… İçeriği ne olursa olsun, bu özel günler çocukluk anıları olarak hafızamıza kazınan günler. İlkokul günlerimden, sıradan günleri hatırlamazken 23 Nisan’da Atatürk portresini taşıdığım hatta köşesindeki hamur çiçeği yanlışlıkla kırdığım günü hatırlarım. Bayrak töreninde görev aldığım günü unutmam, bando seçmelerinde elendiğim günü de… İyi veya kötü deneyimler hep bu günlerde ortaya çıkar ve karakterimizin gelişini etkiler. Seçeceğiniz okul bu özel günleri sıradan törenlerle kutlayan bir okul olmasın. Ciddiye alan, öğrencilerin katılımı ile kutlayan, sadece gösteriş için değil dolu anlamlı içerik ile tören yapan bir okul olsun.

Çocuklar yok çocuk var

Her bir öğrencinin gelişimini ayrı takip etmek gerekiyor. Çocuğunuz hakkında soru sorduğunuzda eğer öğretmeniniz veya okul müdürünüz sınıfın ne kadar başarılı olduğunu söylüyorsa, sizin çocuğunuz özelinde hiç bir kişisel gözlemini bildirmiyorsa bunun anlamı kişiye özel değil, gruba yönelik eğitim ve gözlem yaptıklarıdır. Bu da çocuğunuzun ihtiyaç duyacağı küçük sihirli dokunuş için yardımcı olamayacakları anlamına geliyor. Oysa biliyoruz ki her çocuk birbirinden farklı ve öyle kalmalılar. Ama zorlandıkları konuda kendilerine özel asgari bir müdahale gerekiyor. Bunun farkında olan ve emek vermeye niyetli okulları tercih edin.

Photo by Jess Watters on Unsplash

Öğretmeninize ve okula güvenin

Her şeyi ölçüp biçtik. Artık bir karar verdiniz, artık işi oluruna bırakın. Çocuğunuzu anlık takip etmeyi bırakın. Eskilerin dediği gibi “hocam eti sizin kemiği bizim” diyerek çocuğunuzu okula teslim edin. Kendinize karşı samimi olun, kendinize verdiğiniz sözlerin kaçını tuttunuz? Kaç defa spora başlamak için karar aldınız, diyete başlamak için niyetlenip yarım bıraktınız? Çocuğunuzun da sırf siz doğru bir okul seçim,i yaptınız diye hemen istediğiniz yönde gelişeceğini beklemeyin. Her şey zaman alacaktır. İlerlemeyi çocuğunuzun kapasitesi ölçüsünde göreceksiniz.

 

Buraya kadar kendi deneyimini anlattım. Hepsinin mutlak doğru olduğunu savunamam. Ama aksini yapmanın yanlış olduğunu gördüm. Tüm kriterleri taşıyan bir okul bulamayabilirsiniz. Ama karar vermeden önce bu kriterlere bakmanızı tavsiye diyorum. İlave etmek istediğiniz kriterler varsa yazarsanız sevinirim.

Yazımı yararlı bulduysanız ve bana teşekkür etmek isterseniz, aşağıdaki kare kodu BKM Express mobil uygulaması ile okutarak Türk Eğitim Vakfı’na dilediğiniz tutarda bağış yapabilirsiniz.

Genel

Olmasa da olur

 

Son günlerde yaşadığımız ekonomik kriz sonrası herkes önerilerini paylaşıyor. Ben de modaya uyup, fırsat bu fırsat dedim. Bu zor dönemi atlatırken bireysel olarak nelere dikkat etmemiz gerektiğini paylaşayım dedim.

Olmasa da olur

Darüşşafaka’nın bağışa davet eden reklamını bilirsiniz. En azında melodisini duymuşsunuzdur. Olmasa da olur! Her şeyi özetliyor. Nelere sahibiz? Bunlara ihtiyacımız var mı?  Yenisine ihtiyacımız var mı? Sorgulama zamanı. Her insan ne alıp almayacağına kendi karar verir. Bunlar tabi kişisel tercih hatta özgürlük sınırlarına dahi girer. Hiç kimseye neyi kaç tane ve hangi marka alması gerektiğini söyleyemeyiz. O zaman bana göre “neler olmazsa olmaz” onu paylaşayım.

Lükse alışmadan yaşamak

İnsan kolaya çabuk alışıyor. Çatıya çıkıp televizyon için anten ayarı yaptığımız günleri hatırlıyorum. “Sağa, sola, sağa, tamam dur”…  diye babam salonun açık penceresinden bağırırdı, ben de çatıda onun direktiflerini uygulardım. Yüksek sesi duyan komşular ne yapıldığı anlar hiç garip karşılamazlardı. Hatta kendi ekranlarının karlanmaya başladığını fark edip onlarda çocukları çatıya anten ayarı yapmaya gönderirlerdi. Şimdi ise oturduğum koltukta televizyonun açılmasını beklerken geçen 2 saniyeden sıkılıyorum. İstiyorum ki hemen açılsın, film kaldığım yerden devam etsin. Bu hız ister istemez bizi lükse alıştırıyor. Dün lüks olan bugün standart hale geliyor. Zaman zaman bu alışkanlıkları kırmak gerekiyor. Hazıra konmadan yaşamayı hatırlamak gerekiyor ki kriz durumlarında moral bozukluğu yaşamayalım. Haydi bu güzel temennileri bir kaç örnekle süsleyelim.

Kaç tane telefon şarj kablonuz var? Ofiste bir tane, evde bir tane, arabada ve bir de taşınabilir şarj kutusu. Sadece 1 tane olsa ve evden çıkarken çantanıza atsanız, yanınızda gezdirseniz. Yeterli olur.

Masanızda kaç kalem var? İlkokulda silgiyi delip boynuna iple bağlayanlar bilir. Tek silgi ile tüm eğitim öğretim dönemini geçirmek mümkün. Masamdaki kalemlikte çok sayıda aynı renk tükenmez kalem olduğunu gördüm. Ayıkladım ve bundan sonra yeni kalem hediye de olsa almayacağım.

Photo by Umesh Gopinath on Unsplash

‘Hobim yok’ diyenler için fırsat

Ayakkabı boyama, ütü, bahçe bakımı, badana boya, çocuk bakımı, tatil, uçak yolculuğu… Tüm bunları kendinizce gözden geçirip ne kadarında lükse ve kolaya alışmışsın, 10 yıl önce nasıldı? Gözden geçirme zamanı. Amaç sadece tasarruf yapmak değil, ataletten kurtulmak hatta belki bir hobi edinmek. Çevremdeki çok kişi hobim yok tüm hayatım işte, evde ve yolda geçiyor diye şikayet ediyor. Hazıra alıştığımız işler hobi edinmemize engel oluyor.  Son satın aldığınız ürünlerin hangilerini kendiniz evde yapabilirsiniz? Bir abajur yapmak, ayna çerçeve yapmak çok zor değil. Balkonda saksıda domates salatalık yetiştirmek keyifli olabilir.

 

Ne altın ne dolar en iyi yatırım eğitim 

Benim için eğitim olmazsa olmaz. Çocuklarımın ve hatta kendi yaşam boyu eğitimim için harcanan para en iyi yatırımdır. İmkanınız dahilinde eğitim harcamalarına devam edin, kısıntıya gitmeyin. Okul olsun, kurs olsun devam. Eğitim ile yükseleceğiz. Çocuklara yapacağımız yatırımın dönüşün bize olması gibi bir beklentimiz olmasın, ama onların kendilerine ve topluma dönüşü olacak. Sakın buradan kesinti yapmayın, bu en son aşamada yapılacak bir tasarruf.

 

Online eğitimler ile merakınızı taze tutun

Milyonlarca dolar yöneten bir fon yöneticisi değilseniz, cep telefonundan her an doların kaç lira olduğunu takip etmenin gereği yok. Zaten düşecek. Düşse de çıkacak. O zaman ücretsiz veya 20-25 TL’lik online eğitime başlamak ve günde 15 dakikayı buna ayırmak akıllıca değil mi?

 

Yeni bir dil öğrenme zamanı 

1 dil 1 insan… İngilizce bilmek her yerde işimizi görüyor. Ama bir diziyi orijinal dili ile izlemek dahi aldığımız keyfi artırıyor. La casa de Papel’i altyazısız İspanyolca izlemek ve anlamak isterdim.  Dark’ı altyazısız ve Almanca izlemek keyifli olurdu. O zaman hemen duolingo benzeri bir uygulama ile dil öğrenmeye başlama zamanı. Konuşacak hale gelmeseniz de başlangıç seviyesinde biliyorum demek için yeterli bir çaba olur. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?

 

Iphone kırmak işe yarar mı? 

Yerli malı kullanmak ve ithalden uzak durmak, buna herkesin yanıtı evet olacaktır. Peki iphone kırmak cari açığı kapatır mı? Hayır. Çünkü cebinizdeki ithal bir ürün artık milli servettir. Çalıştınız, para kazandınız, bir telefon aldınız. Onu kırmak milli serveti çöpe atmak olur. Akıllı olan ikinci el bir telefon kullanmaktır, daha akıllı olanı ise ithal olmayan veya yerli üreten parçası çok olan bir marka kullanmaktır.

Özetle;

Olmasa da olur’ları belirleme zamanı. Lüks alışkanlıklardan kurtulma zamanı. Satın aldıklarımızla birbirimize hava atmayı bırakıp sahip olduklarımızla değil, kendi çabamızla kazandığımızla, çevremize kazandırdıklarımızla gurur duymayı öğrenme zamanı.

Genel

Blockchain-Ready bir Girişim: Buzzvault

 

DIA Amsterdam’da tanıştığım girişimlerden biri olan Buzzvault, Londra merkezli bir dijital sigorta girişimi. Sigorta poliçesi satın alma sürecini mobil uygulama üzerinden kolay bir hale getiriyorlar. Poliçe satın alımı öncesinde kullanıcı değer verdiği kişisel eşyalarını uygulamaya giriyor. Kişisel varlık envanterini oluşturuyor.  Sahip olduğu elektronik eşyalar, televizyon, cep telefonu, akıllı saat, oyun konsolu, müzik aleti, sanat eseri, mobilya ve hatta marka kıyafetlerini ekliyor. Böylece hem eşyalarının listesini tutuyor hem de varlıklarının değerini beyan etmiş oluyor. Her bir eşyanın fotoğrafını çekerek kaydını tamamlıyor.

 

Buzzvault tüm bu varlıklar için eşya sigortası tekliflerini en iyi fiyatla hazırlıyor. Kullanıcı bütçesine göre dilediği sigorta kapsamına ekleyip çıkartıyor.  Böylece hiç acente ile görüşmeden, çağrı merkezi ile konuşmadan poliçeyi satın alıyor. Buzzvault, müşterilerin sadece kendi kanallarından üye olmasını beklemiyor. Farklı iş ortaklıkları ile müşteri kazanımını hızlandırmışlar. Örneğin Buzzmove sayesinde evini taşımak isteyen insanlara bir dijital nakliyat pazaryeri sunmuşlar. Taşınma öncesi nakliyat firmalarından en iyi teklifleri alıp ekonomik bir şekilde taşınmak mümkün hale gelmiş. İşte tam bu noktada Buzzvault yani sigorta devreye giriyor. Taşınacak eşya listesini Buzzmove’a beyan ederken aslında ileride sigorta yaptırmak isteyeceğiniz eşyaları da beyan edilmiş oluyorsunuz. Buzzvault da taşınma sırasında veya sonrasında müşteriye sigorta tekliflerini sunuyor.

 

Evini, iş yerini taşıyanların ne kadarı bu teklif sonrası poliçe satın alıyor bilmiyorum. Ancak güzel bir anda müşteri yakaladıkları çok net. Türkiye’de benzer bir uygulama ile karşılaşmadım. Sigorta şirketleri nakliyat firmaları ile iş ortaklığı yapabilir ve evini taşıyanlara benzer teklifler sunabilirler. Yeni her zamana değerlidir,  o anda sigorta yaptırma motivasyonu yüksek olabilir.

Buraya kadar iş modeli ve tasarımı ile farklılaşan güzel bir Insurtech girişim örneği görüyoruz. Buzzvault bununla sınırlı değil. Şirketin Chief Strategy Officer’ı Roelien ile yaptığımız sohbette, Buzzvault’un blockchain üzerine kurulduğunu öğreniyorum. Kendimi tutamayıp bu iş modelinde blockchaine neden ihtiyaç duyduklarını soruyorum. Aslında gelir modelinde ve mevcut mobil uygulama akışında blockchain’in şu an kullanılmadığını ama altyapının blockchain düşünülerek geliştirildiğini samimiyetle dile getiriyor.

Bildiğiniz üzere blockchain mimarisinde zincirdeki tüm tarafların blockchain kullanması durumunda bir güven ve değer zinciri oluşuyor. Bu örnekte, nakliyat firmaları ve sigorta firmalarının da blockchain ile çalışması durumunda bundan bahsedebiliriz.  Oysa bugün işleyen geleneksel iş yapış şekliyle Buzzvault gayet güzel çalışıyor ve müşterilerine hizmet sunuyor. İşte tam sohbetin bu aşamasında “siz Blockchain-Ready bir şirketsiniz, tıpkı 2000 yıllarda hayatımıza giren HD-Ready televizyonlar gibi” diyorum.

Televizyon kanallarının henüz HD olmadığı ancak DVD gibi medyaların yüksek çözünürlükte içerik sunduğu bir dönemde HD-Ready logosunu her yerde görmeye başlamıştık.  Çok geçmeden 720p ve 1080p kalitesinde uydu yayınları ve ardından İnternet TV ile bu hazır teknoloji yerini Full HD-TV‘lere bıraktı. İş dünyasında full blockchain diyebileceğimiz, tüm partileri zincire dahil eden modelleri henüz göremiyoruz. Ancak yakın zamanda hayatımıza gireceği açık. Girişimlerin şimdiden blockchain-ready bir altyapı üzerine kurulması, samimi bir PR iletişimi yapmalarını sağlarken aynı zamanda gelecekte ortaya çıkacak full blockchain iş modellerine de teknik olarak hazır olmalarının yolunu açacaktır.

 

 

 

Genel

Sabırsız Meraklılar için DIA

19. yüzyılda  kömürden gaz üretmek amacıyla kurulan Westergasfabriek‘tayız. Amsterdam sokaklarını aydınlatmak ve evlere ilk kez gaz vermek için kurulmuş bir fabrika. Tren yolu hattı üzerinde olması ve nehir kenarında kurulması lojistik açıdan uzun yıllar boyunca avantaj olmuş, Hollanda endüstrisinin kalkınmasına büyük katkı sağlamış. Fakat sonrasında her eski teknoloji gibi yerine yenisi (elektrik ve gas) gelince fabrika kapanmış. Bu dev yapı artık büyük konserler için kullanılıyor.  Bugün ise DIA – Digital Insurance Agenda etkinliğine ev sahipliği yapıyor. Biz de 1000’den fazla katılımcı ile sigorta sektörünün teknoloji ve değişime nasıl ayak uydurup devam edeceğini tartışmak üzere DIA’dayız.

 

İspanya merkezi bir organizasyon olan DIA, Roger ve Reggy tarafından kurulmuş. Amaçları sigorta sektörünün dijitalleşmesi ve inovasyonu üzerine konferanslar düzenlemek. Mottoları “for the insatiably curious” ben sabırsız meraklılar için olarak çevirdim. En büyük organizasyonlarını sigortacılığın Avrupa’daki kalbi olan Münih’te yapıyorlar. Amsterdam’daki konferans iki gün sürdü, 50’den fazla statup ve binden fazla katılımcı karşısında sunum yaptı ve müşteri aradı.  Sigorta sektöründe bir startup’ın büyümesi için halen mevcut büyük oyunculara ihtiyacı var. Bunun farkında olan startuplar Allianz, Metlife, Axa, Generali gibi dev firmalarla iş ortaklığı yapmaya çalışıyor. Kurumsal şirketler tarafında çok vizyoner sunumlar oldu. Japonya merkezli e-ticaret devi Rakuten, Çin’in ilk online sigorta şirketi Zhong An International ve geleceğin ulaşım aracı Hyperloop TT önemli konuşmacılar arasındaydı. Bunların her birine sırayla değineceğim.

 

İlk gün açılış FC Barselona formalı top sektirme cambazlarının gösterisi ile başladı. Müzik eşliğinde yapılan gösteriyi keyifle izledik. Algıda seçicilik olsa gerek formaların kolundaki beko markası hemen dikkatimi çekti. Gurur duydum. Marka olmanın önemi ve doğru konumlaması hiç beklemediğiniz bir anda faydaya dönüşüyor. Konferans boyunca bunun önemine dikkat çekecek sunumlar olacaktı. Top cambazları ile yapılan açılışın amacı izleyicileri eğlendirmenin yanında Barselona ve Rakuten’e dikkat çekmekti. Barselona kendisini “we are more than a club” diye adlandıran bir marka. Bunun altını doldurmak için Barça Innovation Hub adında bir merkez açmışlar. “Tutkunun ne olduğunu biliyoruz” diye başlayan tanıtım videosunu aşağıda izleyebilirsiniz. Darısı bizim spor kulüplerimizin başına! Gelir, seyirci, stat, sponsor, yıldız futbolcular gibi bir ekosistemin ihtiyacı olan tüm bileşenlere sahip Süper Lig kulüplerimizin her biri rahatlıkla bir inovasyon merkezi kurabilirler. İçeriğini ne rahatlıkla doldurabilirler.

 

Ben her ne kadar koldaki beko logosuna odaklansam da ilk sunumu 2 yıldır FCB’nın ön göğüs reklam sponsoru olan Rakuten yaptı. Rakuten’in kelime anlamı iyimserlik. Bu iyimser şirket 29 ülkede hizmet veren 1,2 milyar müşterisi olan Japonya merkezli bir e-ticaret devi. Kendi platform ve ekosistemlerini kurmuşlar. E-ticarete ichiba yani pazaryeri modeli ile başlamışlar sonrasında  Fintech’e geçiş yapmışlar. Farklı dikeylerde farklı markalarıyla hizmet veriyorlar. Grup şirketlerini 3 başlıkta tanımlıyorlar,  İnternet servisleri, dijital içerik, Fintech.  Üye sayısı artıp, ellerinde biriktirdikleri veri büyüyünce ihtiyacı analiz ederek diğer alanlara, mobil, seyahat, kredi kartı, sigorta, e-para lisansı ve kare kod ödemeleri gibi alanlara hızla girmişler. Bunun formülünü şöyle tanımlıyorlar:

(Marka)  x  (Kullanıcılar)  x  (Veri) 

 

Rakuten Points adını verdikleri merkezi bir puan kazanma ve sadakat programları var. Rakuten anlaşmalı işyerlerinde ister online ister fiziksel mağazalarda yapılan her harcamanın %1’i değerinde puan biriktiriyorlar. Otopark, kuaför, market her yerde puan kazanmak, puanları birleştirmek ve harcamak mümkün. Bizim banka kart ve perakende programlarımızdan çok farklı değil, ancak bu coğrafyadaki ülkeler için bu bir inovasyon. Rakuten de Çin’deki kare kod kullanımından etkilenmiş. Kart teknolojisini hızlı geçip, kare kod ile mobil ödeme dünyasını hızlı büyütme hikayesini referans almaya çalışıyorlar. Bunun için Rakuten Card ve RakutenPay uygulamasını hayata geçirmişler. Rakuten Bank ise sadece mobil hizmet veren dijital bir banka, tüm fintech şirketlerinin merkezinde bulunuyor. Sigorta hizmeti de tamamlayıcı bir hizmet olarak buradan çıkmış ve grupta önemi gittikçe artan bir role sahip.

Türk sigorta şirketleri için örnek olabilecek startuplar ve kurumsal iş modelleriyle DIA Amsterdam notlarımı ve gözlemlerimi yeni yazılarda paylaşmaya devam edeceğim.

Genel

Girişimciliğin önündeki en büyük engel….

 

Girişimcilik bir cesaret işi, tutku ve gerçekleri görebilme işi. Ve bunların bir dengesi. Girişimci gerçekçidir, pazarın durumunu, ülkedeki potilik ve ekonomik durumu tam anlamıyla objektif bir açıdan görür. Hesap kitap bilir. Fikrine insanları ortak ederken, yatırımcının parasıın isterken gerçekçi ayakları yere basan bir konuşma yapar yoksa zaten hiç kimse onu takip etmez. Diğer yandan tutkuludur, hatta bu tutku bazen gerçekleri zorlukları görmesine engel olabilir. Başarılı girişimci tutkusunu yaşatmayı ve apaçık önünde duran zorlukları aşmayı deneme cesaretini gösterir.

Embed from Getty Images

Peki ülkemizde girişimci olmak kolay mı? Dünyanın hiç bir yerinde kolay olmayan bu deneme, bizde biraz hatta çok daha zor. Neden mi? Şimdiye kadar tanıştığım girişimcilere her fırsatta bunu sordum. Vardığım sonucu paylaşayım. Öncesinde belirteyim yatırımcı bulamama veya geç bulma, ortaklar arasında anlaşmazlık, ürün-pazar uyumsuzluğu, fonların azlığı, vergi yükü, sabit giderler gibi girişimlerin başarısızlık nedenlerinden bahsetmeyeceğim. İşin daha çok sosyal, duygusal ve psikolojik yönünü ele almaya çalışacağım.

  • Girişimciliğin önündeki en büyük engel iş garantili ve yüksek maaş veren kurumsal firmalar. Gençler startuplar yerine kurumsal firmaları tercih ediyorlar. En azından ilk iş olarak kariyerlerine kurumsaldan başlıyorlar. Bankalar, mobil operatörler, global teknoloji ve perakende firmaları ilk işe girişte düzenli maaş, yan sosyal haklar ve eğitim olanakları ile gençleri hemen kapıyor.
  • Aile desteği. Evli olanlar için eşleri daha garanti bir iş tercih ediyor. Girişimcinin, ikna etmesi geren ilk kişi eşi oluyor. Neden bu işin tutacağını, ne kadar zamanda para kazanacağını ve kurumsal bir işten daha fazla kazanmaya başlayacağını ispat etmesi gerekiyor. Herşeyden önemlisi bunu denemezse mutsuz olacağını, işi başardığında mutlu bir insan, mutlu bir eş olacağını anlatması gerekiyor. Eğer evli değilse durum daha kolay. O zaman da 1. maddedeki gibi neden bir kurumsal işe girmediğini anne ve babasına anlatması veya bir startta çalıştığını gizlemesi gerekiyor.
  • Yeterli iş çevresi olmaması, network. Herşey ilişki ile ilerliyor veya ilerlemiyor. Bir girişimci yeterli satış ve pazarlama yapma gücüne ve ekibine sahip değilken, ilk müşterilerini arkadaşları ve onların tanıdıkları sayesinde bulması gerekiyor.
  • Özel okul ücretleri. Deneyimli kişilerin girişimci olamamasına en büyük engel çocukların gittiği özel okul ücretleri. Kendileri de okuyarak bir yere gelen anne babaların ilk yaptığı işi çocuklarını devlet okulu yerine özel okula göndermek. Böylece uzun yıllar sürecek okul ödemeleri başlıyor. Bu maliyeti karşılamak için kurumsal bir şirkette çalışmaya devam eden insanlar da girişimcilikten uzaklaşıyor.

Aziz Nesin’in Ah Şu Sinekler Olmasa hikayesi meşhurdur. Hayatının eserini yazmaya niyetlenen birinin sürekli değişen ihtiyaçlarını karşılamak için bu büyük esere bir türlü başlayamamasını anlatır. Okul hayatından yaşlanıncaya kadar hikaye ilerler, hikayeyi okurken insan bir yandan gerilir bir yandan da güler. En sonunda tüm bahaneyi sineklere atar. Biz de; Ah şu sinekler olmasa ne çok girişim olurdu ülkemizde diyebiliriz. Sonuç girişimciliğin önündeki en büyük engel henüz harekete geçmemiş girişimcinin ta kendisidir.

 

Genel

#BenimİçinKadınDemek

Benim için kadın demek Annem demek.

İlk gördüğüm, tanıdığım insan.  Bana sıcaklığını veren, sevgisini veren, gecesini gündüzünü uykusunu veren, özünü veren, herşeyini veren. Beni ben yapan güvendiğim insan.

 

Benim için kadın demek Anneannem, Babaannem demek.

Tok olsam da zorla yemek yediren. Her gördüğünde cebime harçlık koyan. Dualarıyla koruyan, gölgesinde uyuduğum yüce çınar ağacı. Eli öpülesi insan.

 

Benim için kadın demek Öğretmenim demek.

İlk harfi öğreten. Yazmayı, okumayı, aramayı, bulmayı öğreten insan. Bana ‘adam olacak bu çocuk’ denilmesini sağlayan insan.

 

Benim için kadın demek İş Arkadaşım demek.

Birlikte çalıştığım, zorluğu paylaştığım, engelleri aştığım. Beni iten, çeken. Aynı hedefe birlikte koşarak başarıyı paylaştığım insan.

 

Benim için kadın demek Kızım demek.

Doğduğu gün bana yeniden hayat veren çocuk. Kadınları ilk defa gerçekten tanımamı sağlayan çocuk. Gücün kas gücü olmadığını öğreten, geleceğim olan insan.

 

Benim için kadın demek Eşim demek.

Gözlerinde zamanı unuttuğum. Sevdiğim. Saydığım. Bugünüm. Işığım. Nefesim. Herşeyim. O olmak istediğim insan.

 

Bu yüzden bir kadın gördüğümde annemi, kızımı, ninemi görürüm, öğretmenimi, iş arkadaşımı görürüm. Eşimi, kendimi görürüm. Merhaba derim, günaydın derim. Elini sıkarım, elini öperim. Yol veririm, yer veririm. Sadece kadın olması, tanıdığım tüm kadınlar gibi herşeyin en güzelini hak etmesi için yeterlidir, hakkıdır.

Benim için kadın demek hayatın ta kendisi demek.

Sizin için kadın ne demek?

 

 

 

————

Bu yazıyı neden yazdım?

Son günlerde çocuklara, kadınlara yönelik şiddetin arttığı veya daha görünür olduğu bir dönem yaşıyoruz. Bu haberleri görünce kadına karşı sözlü ve fiziksel tacizin her yerde yaygın olduğunu düşünüyor insan. Bir de bu hareketleri haklı göstermeye çalışan ruhsal sağlığı bozuk insanların videoları ortalıkta gezdikçe insanların çileden çıktığını gördüm. Bunlara karşı tepkiler de cesurca paylaşılıyor.  Gürültüyü bastırmak için bağırmak işe yaramıyor. Kötüyü yermeye çalışırken daha fazla reklamı yapılmış oluyor. Onun yerine işin özüne inip hak ettiği değeri onu sadece koruyarak değil yükseklere taşıyarak vermenin daha doğru olduğunu düşünüyorum.  Sizi düşünmeye, yazmaya, çizmeye, herşeyden önemlisi onların kendileriyle düşüncenizi paylaşmaya davet ediyorum. #BenimİçinKadınDemek

Genel

Şampiyonlarla çalışmaya hazır olun

 

Red Gerard, Pyeongchang’da düzenlenen 2018 Kış Olimpiyatları’nda altın madalya sahibi. Amerika Birleşik Devletleri takımına 1928’den sonra ilk kez altın madalya kazandıran sporcu oldu. Medyada büyük ilgi gördü. Yazıma konu olmasının nedeni ise 2000 doğumlu bir Z jenerasyonu olması.

Red, yarışma gecesinde geç saate kadar Netfix izlerken uyuyakalıyor. Sabah çalar saati duyuyor ama uyanamıyor, oda arkadaşı uyandırıyor. Kahvaltısını bir sandviç ile geçiştiriyor. Kar ceketini bulamayınca, yine arkadaşının ceketi alıp yarışmaya yetişiyor.

Snowboard kategorisinde 100 üzerinden 87.16 puan alarak altın madalya kazanıyor!  Birinci olduğunu fark edince küfürlü bir sözle şaşkınlığını ifade ediyor. Canlı yayında bu sözü duyuluyor. Yedi kardeşin altıncısı olduğu için yarışmayı izlemeye kalabalık aile de geliyor.  Tüm ailenin onu izlemeye gelmesini çok eğlenceli buluyor. Onları eğlenceli, işleri ciddiye almayan bir parti grubu olarak adlandırıyor. Objektiflerini ona çeviren habercilerden çok keyif almıyor, gidip karda kaymayı tercih ediyor. Bir genç olarak kendini mükemmel biri olarak görmüyor. Yarışmalarda özel bir şey yapmadığını sadece normal bir dündeymiş gibi kaydığını söylüyor.

 

Şimdi bu profilde bir Z jenerasyonu ile iş görüşmesi yaptığımızı hayal edelim. İlk görüşmeye atar topar geldiğini, akşam film izlemekten geç uyuduğu için karşımızda konuşurken esnediğini, kıyafetlerini arkadaşında ödünç aldığı için üzerinde emaneten durduğunu… Bu sahneyi görünce görüşmeye devam eder miydiniz?

Deneyimlerimize güvenerek ona hiç soru sormadan sorumsuz, kurumsal kimliğe uygun kodda giyinmeyi bilmeyen, ortama uyum sağlayamayacak biri olduğunu düşünerek belki de onu tanımak için gerekli soruları sormayabilirdik. Oysa ona bir fırsat verdiğimizde nasıl bir yetenek ile karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz.

Red, gerçek bir şampiyon. Olimpiyat şampiyonu. Akredite olmuşbir yetenek. Şirketimizi bir sonraki hedefe ulaştıracak hatta bizi şaşırtacak derecede işler çıkartacak yeteneğe sahip. Tıpkı ABD’yi şaşırttığı gibi.  İşin başındayken tutkusunu ve yeteneğini görmemek imkansız. Onu tanımak için zaman ayırmalıyız. Fırsat vermeliyiz. Sadece ona değil, kendimize de bir fırsat vermeliyiz.

Red gibi şampiyonları fark etmeye, onlarla çalışmaya hatta şampiyonlar yetiştirmeye hazır olun.